adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2021 Çarşamba

Kemikler, Krallar ve Bilinç

  • "Bu fena mülküne ibretle nazar kıl, ey can,
  • Gafleti eyle heba, hail değildir meydan.
  • Hani Sultan Süleyman, hani İskender han?
  • Sat hezar ömrü sürür ile geçir sen bir an.
  • Ne güle, bülbüle bakî a gözüm bağ-ı cihan,
  • Kime yâr oldu muradınca felek—i devr—i zaman.”

 Filibeli Ahmet Hilmi

 “Ey can! Yok olacak bu âleme ibretle bak. Gafletten kurtul, meydan boş değildir. Sultan Süleyman ve Büyük İskender neredeler? Yûzbin senelik ömrü neşe içinde geçirsen de, aslında hepsi "bir an"dan ibarettir. A gözüm! Cihan denen bu bahçe ne güle, ne bülbüle kalacaktır. Zaten felek, kime isteğine göre yâr olmuştur.”


Övündüğümüz nedir, sonu ölümle bitecek bir yolculukta?


Bu mu heyhat, övündüğümüz ölümlü dünya?

Bu dünya için mi kudretli olmak için çırpınıyoruz?

Heveslendiğimiz kibirden/yücelikten nasıl mutluluk gelebilir ki?

Şu zavallı kemikler, geçmişin büyük krallarının değil mi?

İnsan kudretinin ve servetinin nesine güvenilebilir?

Mezarlıklar kralları bile yedikten sonra.                                 Aaron Hill (1685-1750)

 

Hill’in 1700’lerde yazdığı bu şiir, insan aldanışındaki o muazzam dramın ne kadar evrensel ve ne kadar da yaygın olduğunu anlatıyor. Doğarken ölüme ‘mahkûm’ olarak doğuyoruz. Sonsuza kadar yaşayacakmış gibi bir yaşam mücadelesinin içinde bilinçleri alınmış bireylere dönüşüyoruz.


Oysa şairin dediği gibi “mezarlıklar kralları bile yedikten sonra.” Ölüm, en yalın ve hiç kimsenin kaçamayacağı bir gerçek… 

Steve Jobs ünlü “mezuniyet konuşmasında” ölümün “dünyayı yaşanılabilir kıldığı için” en değerli “icatlardan biri” olduğunu söylüyordu. O halde yaşamın farklı bir amacı olmalı değil mi? 

Ozan Yunus’un dediği gibi bu amaç “kendini bilme” olamaz mı? 

“Bilinç sahibi” bir varlık olarak, öteki canlılardan ayrılan “insan”, sürekli olarak “bilmek” ve “tanımak” ve elbette “anlamak” zorunda olduğunun pek de farkında değil. Kavga için mi bu yaşam, insanca bir ömür sürmek için mi?

Bütün mesele bu!

Hayat akıyor; ömür sermayesi tükeniyor. Ama insanların büyük bir çoğunluğu zulümde, adaletsizlikte, hukuksuzlukta, cehalette, duyarsızlıkta, doğa düşmanlığında, sevgisizlikte yeni aşamalar kaydediyorlar.

Sözcüğün tam anlamıyla "insan gibi" bir yaşam için mücadeleden vaz geçmemek gerekiyor.

Dünya zor zamanlardan geçiyor; umutsuzluk gittikçe artıyor ama umuttan yana olmak lazım.

Mevlana'nın dediği gibi "umutsuzluk semtinden uzak durmak" gerekiyor.


29 Nisan 2020 Çarşamba

Tarih Bilmenin Bir Yararı Var mı?

Tarih, bir bilimsel araştırma ve inceleme alanı. 
Böyle bir bilimsel alan niçin vardır?


Yalnızca bilimsel araştırmalar için mi?
Tarihin altın sayfalarıyla gururlanmak için mi?
Geçmişten ibret almak için mi?
Hangisi?
Sanırım "ibret almak" dışındaki seçenekler için tarih okuyoruz. 
Mehmet Akif Ersoy'un yüzyıl önceki tespiti sürekli doğrulanmıyor mu? "Tarihten ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi" sorusunun yanıtını hangi Einstein verebilir? Çünkü, hiçbir ülke, hiçbir insan, hiçbir toplum ve topluluk tarihten öğrendikleriyle kendisini "iyileştirme yönünde" bir çaba göstermiyor, göstermedi, göstermeyecek. 
Her şey "...mış gibi, ...muş gibi"den öteye gitmiyor, gitmedi, gitmeyecek.
Ve evet, Kabil Habil hikâyesi sürekli kendini yeniden üretiyor. Farklı versiyonlar, görünümler ve tekniklerle, insanın yaşadığı yalnızca bir kısır döngü olmaktan öteye gitmiyor. 
İnsanlar da, toplumlar da, devletler de sanki her şeyi yeniden deneyimleyerek öğreniyor. 

O yüzden tarih acaba niçin okunuyor diye sormak gerekmez mi?
Tarihi niçin bilmek istiyoruz?
İnsan davranışlarında olumlu değişiklik yapmayan bilgi, ne işe yarar ki?
Tarihle ilgili daha çok bilgi birikimine sahip olmak adaletsizlikleri, savaşları, eşitsizlikleri, haksızlıkları, yoksulluğu ve insana dair dramları bitirebiliyor mu? 
Hayır!
Âdem, Nuh, Musa, İsa, İbrahim, Davut, Süleyman, Yusuf peygamberler ve elbette Hz. Muhammet insanlığa eğriyi doğruyu gösterdi ve tarihte büyük izler bıraktılar. 
Budha ve Konfüçyüs etkili öğretiler geliştirdiler ve bugün büyük topluluklar onları izliyor.
Büyük İskender, Hindistan'a kadar gitti. Çok büyük bir imparatorluk kurdu.
Sezar, Roma İmparatorluğu'nun sınırlarını hayallerin ötesine taşıdı.
Cengiz Han, kısa sürede Asya'yı, Avrupa'yı yerle bir etti ve Afrika kıyılarına kadar dayandı.
Türkler tarihte birçok devlet ve birkaç imparatorluk kurdular.
Fatih, Yavuz, Kanuni sadece coğrafyanın değil, dünyanın gidişatını etkileyen isimler olarak tarihe geçtiler.
Avrupalılar Amerika'yı, Asya'nın önemli bir kısmını ve bütün Afrika'yı sömürgeleştirdi.
Sonra Amerikan imparatorluğu dönemi başladı. 

***
Din bilginleri, filozoflar... Dünyayı değiştiren düşünce ve gönül insanları:
Sokrates, Aristo, Platon, İbni Sina, Farabi, İbni Rüşd, Adam Smith, J.S. Mill, Hobbes, John Locke, Marx, Freud vs. Mevlanalar, Yunuslar, Ahmet Yeseviler, Hacı Bektaşlar... 
Rönesans, reform ve aydınlanma hareketleri.
Fransız devrimi...
***
Göktürklerden, Uygurlardan, Selçuklu'dan, Osmanlı'dan, Hint ve Çin tarihinden, Mayalardan, Azteklerden, İnkalardan, Antik Yunan'dan, Hititlerden, Lidyalılardan, Vikinglerden, Asurlulardan, Anadolu uygarlıklarından, Eski Mısır'dan, Roma'dan, Bizanstan, Afrika'dan, Aborjinlerden, Kızılderililerden... Sayamayacağımız onca uygarlıktan, kuruluş ve yıkılıştan ne öğrendik?
Kocaman bir hiç!
***
Dünya savaşları: İmparatorlukların yıkılması; Hitler, Mussolini, Franco vs.
Atom bombası, nükleer silahlanma, Çernobil yıkımı...
İklim değişikliği, küresel afetler ve şimdi de "korona virüsü" en büyük tarihi afetlerden biri olarak adını insanlığın hafızasına kazımakta. 
***
İnsanlık tarihi büyük acıların tarihidir aslında, ama hiç kimse, hiçbir toplum, hiçbir devlet bu acılardan hiçbir çıkarım yapmaz.
Bugünkü iyiler, tarihtekiler kadar; bugünkü kötüler de tarihtekiler kadar... Yalnızca oranlar değişebilir. 
Tarih, bugün davranışlarımızı iyileştirebileceğimiz dersler vermiyorsa o halde neden tarih okuyoruz?
Hamaset aracı yaparak, kendimize gurur ve övünme malzemeleri çıkarıp; ama yapılan hataları aynen tekrar ettiğimizde insanlığın geçmişteki muazzam acılarından ve birikiminden hiçbir şey öğrenmediğimiz açığa çıkmıyor mu?
Tarihi değerleri kullanarak yapılan kavgalar da, tarihten hiçbir şey öğrenilmediğini ortaya koymuyor mu?

***
Bir yazıda, bu yakıcı hakikati şöyle ifade etmiştim:
Ve bu durumu Adorno çok yakıcı bir biçimde ifade ediyor: "Auschwitz'den sonra artık şiir yazılamaz." Daha da ileri gidiyor ve "Auschwitz'den sonra insan artık nefes alamaz, yiyemez, sevemez, okuyamaz" diyor. 

Auschwitz nedir peki? Nazi zulmünün zirve yaptığı toplama ve soykırım kampı. Şu anda Polonya'da bulunuyor. Soykırım müzesi olarak bütün dünyanın ziyaretine açık. Almanya'da yüksek lisans yaparken Polonyalı bir arkadaşımın daveti üzerine Auschwitz'i görme olanağı bulmuştum. Orada yaşananlar ve yaşatılanlar insanlığın en büyük ve unutulmaz utançları olarak tarihe kazındı. Weimar'ı ziyaret ettiğimde de ilginç bir anekdot anlatmışlardı. Savaş sonrası Almanya'yı işgal eden Amerikalıların bir subayı Weimarlı bir vatandaşa soruyor: "Burada bu kadar zulüm olurken neden hiç müdahale etmediniz." Vatandaş diyor ki, "Bizim bunlardan haberimiz yoktu...." Bunun üzerine Amerikalı subay, "Ben on bin kilometre uzaklıktan duydum da siz nasıl 60 kilometre uzaklıktaki bu kıyımı duymadınız?"
Dünyanın her  devri ve köşesi benzer olaylarla dolu değil midir?
Kendi tarihimize bakalım: Çanakkale'den, Sarıkamış'tan, Sakarya'dan, Dumlupınar'dan öğrendiğimiz bir şeyler var mı? Var ise, bunca ötekileştirme, bunca yabancılaşma, bunca şeytanlaştırma, bunca ayrışma, bunca öfke, bunca yaftalama, bunca haksızlığa göz yummak ne oluyor? Çanakkale'den Yahya Çavuş ve Seyit Onbaşı gelseler ve "bunun için miydi" diye sorsalar, mahcup olur muyuz? Sarıkamış'tan 60 bin şehit gelse ne deriz? Veya tarihin mutena köşelerinde dinlenen, bizi biz yapan onca cana, şehide, kahramana ne deriz? 
Var mı bu tür kaygıları olan ki?
Hiç de nesnel bir yorum olmadı değil mi? Duygusallığa yer yok elbette ama başkalarının acılarını görmek ne kadar insani bir durumsa, kendi tarihimizin ve toplumumuzun acılarını görmek de o kadar insanidir. O acılardan ders almak, alabilmek de insanidir. Ama, "insani olan"dan hızla uzaklaşan bir insanlık var. Yaşıyor ama yaşamıyor. Ayakta, ama uykulu...

***

Doktorlar, geçmişte edindikleri bilgilerle ve birikimlerle bugünün hastalıklarını tedavi etmeye çalışıyor. Tıp bu kadar gelişmemiş olsaydı, korona salgınında da geçmişin veba salgınlarında olduğu gibi ülkelerin dörtte biri veya yarısı yok olup gidebilirdi. Tıp alanında demek ki geçmişin bilgileri bir işe yarıyor. 
Ekonomistler geçmişteki deneyimlerle, ekonomik krizin önlenmesi için politikalar geliştiriyorlar.
Tarihçiler atalarımızın neler yaptıklarını anlatarak, bugün aynı şeyleri yapmamızı mı istiyor?
Mesela, İstanbul'un fethinde kullanılan toplar bugün bir savaşta kullanılabilir mi?
Bugün süvari birlikleriyle, top arabalarıyla bir savaş kazanılabilir mi?
Marco Polo, İbni Batuta, Amerigo Vespucci yöntemleriyle seyahatler ve keşifler yapılabilir mi? 
Bugün bazı süper güçler uzaydan dünyayı kontrol ederken, robotlar insanlara ait birçok işi yaparken, geçmişte kullanılan teknolojilerin ve yöntemlerin bir işe yaramayacağını sanırım hepimiz biliyoruz.
***
O halde tarih ne işe yarar?
Tarihin öğrettiği ya da öğretmeye çalıştığı en büyük ders, geçmişte yapılan yanlışlardan insanlığı kurtarmaktır aslında. Hatalı devlet, toplum ve insan davranışlarının önüne geçilebilmesi için vardır tarih. 
Bütün kültürlerin ve milletlerin tarihi öğreticidir, öğrenme isteği taşıyanlar için.
Herkesin içine doğduğu tarihsel ve kültürel miras farklıdır. Ancak, ders aynıdır: Düşünceler, korkular, yanlışlar, doğrular tarihin her döneminde insana özgüdür. O halde insan "öğrenmeli" ve geçmişte atalarının yaptığı hataları yapmamalıdır. Tarih bunu öğretir.
Tarihi okuyabilenler için, insanlığın ataları binlerce yıl öteden ellerini uzatır ve yakamıza yapışır: Adaletli ol, insana değer ver, insana saygı göster; insanlığın kötülerini unutma, iyilerinin yolundan git!
***
Tarihte her toplumsal kesim, her millet ve her kültür kendisini güçlendirecek malzemeler arar.
Oysa tarih, İbrahim'le Nemrut'u, Musa'yla Firavun'u, İsa'yla Romalıları, Hz. Muhammet'le Ebu Cehilleri, sömürgecilerle yerlileri, zalimlerle mazlumları, adil olanlarla haksızlık yapanları, insanı yüceltenlerle insanı ezenleri, insan onuruyla oynayanları yeterince kaydetmedi mi? 
***
Ne yazık ki, her türlü bilgiye sahibiz. Her türlü teknolojiyle her türlü sorunun bir biçimde üstesinden gelebiliyoruz.
Ama yalnızca tarihten ve yaşanmışlıklardan öğrenme yeteneğimizi geliştiremiyoruz.
Kötülükler, haksızlıklar, vicdansızlıklar bütün çağlarda en vahşi örnekleriyle vardı...
Bu çağda daha teknik, daha sofistike ve daha şeytani yollarla, bütün dünyada çok daha büyük insan kitleleri yokluk, yoksulluk, haksızlıkla, adaletsizlikle insanlık dışı davranışlara maruz kalıyor.
O halde tarih, ne işe yarıyor?
***
Tarih, hiçbir işe yaramıyor.
İnsan, öğrenmiyor.
Peygamberler anlattı;
Filozoflar anlattı;
Bilginler anlattı;
Bilim ve uygarlık her yolla söyledi;
Ama insan, duymadı, duymuyor, duymayacak.
Son dinin, yani dinimizin geldiği ve yayıldığı coğrafyalara bakınca ne görüyoruz?
Barbarlık çağındaki kötülükler, haksızlıklar, eşitsizlikler modern çağlarda modern araçlarla ve oldukça modern (!) söylemlerle devam ediyor.
***
Tarih, bir masal gibi dura dursun yerinde...
"İnsan, zalim ve cahildir" hakikati hiç değişmiyor. 
Ve hiç değişmeyecek...
Çünkü, insan "unutkanlık" hastalığına müpteladır ve şifası da yoktur.
Hakikat bu!
***
Yaşarken hiç bitmeyecekmiş gibi gelir hayat. Oysa dün gitti, yarın meçhul. Yaşadığın bir gündür, o da bugündür!

O halde, 
"Sığınma tilki gölgesine, ko seni aslan aparsın;
Geçme namert köprüsünden, ko seni sel aparsın."

En azından onurunla geçip gidersin bu adaletsiz ve rezil dünyadan. 
Rezilleri, rezillikleriyle vicdan Cehennemlerine terk ederek...




22 Ocak 2015 Perşembe

Akademisyen... Siyaset ve Ticaret...


Akademisyenlik insanlığın saygı duyduğu seçkin bir meslektir...
Çünkü, "bilim" konuşur...
Çünkü, "objektiflik" konuşur...
Çünkü, "deney, gözlem, araştırma, test etme ve tutarlılık" konuşur...
Çünkü, "araştırma, çözümleme, analiz" açıklık, sorgulanabilirlik gerektirir...
  Akademisyen konuşurken bilimin evrensel ilkelerine saygıyla konuşur. İspat edemeyeceğini, üzerinde genel uzlaşı sağlanamamış olanı konuşmaz...
Bakıyorsunuz, eskiden beri bazı akademisyenlerdeki "toptancı yaklaşımlar" ve elbetteki her türlü "bilimsel veri ve tutarlılıktan uzak hükümler" tırmanışa geçmiş görünüyor...
Üstelik bunları yapanların çoğu profesör...
Önüne geleni ötekileştiren, kategorize eden, yok edilmelerini öğütleyen, ayrıştırma yöntemleri öneren;
ne demokrasiden, ne bilimden, ne hukuktan, ne inançtan ne de insanlığın evrensel birikimlerinden zerre kadar iz taşımayan bu değerlendirmelerin sahipleri ne yazık ki profesör ünvanına sahipler...
Ruşen Keleş Hoca'nın kulaklarımda her zaman yankılanan güzel bir sözü vardı: Akademisyen siyaset ve ticaretten uzak durmalıdır. Bilimsel çalışmalarına ve kimliğine gölge düşürür...
Peki bazı akademisyenler ne yapıyor?
Bakıyorsunuz akademisyenliğe devam ediyorlar, ama siyaset adına, ideolojisi adına, gurubu adına neredeyse kesip biçiyorlar, doğruyorlar, yaftalıyorlar, nesnellikten uzak iftiralarla dolu yazılar, tehditler kaleme alıyorlar...
Belki çok uç gelecek ama akademisyenlikle ideolojik ve siyasi beklentiler nedeniyle faşizan bir tutum bağdaşmaz... Bilimin ruhuna aykırı yöntemleri savunmak akademisyenlik değildir...
En kötü, en cani, en ahlaksız insanlar bile yargılanmadan mahkum edilemez... İnsan hakları diye birşey var, demokrasi ve hukuk diye birşey var... İnsanları ve kurumları yargılamak, ancak ve ancak
hukuk kurumlarının işidir...
Herkes herkese bu yöntemleri uygulamaya ve hiçleştirmeye çaba gösteriyor, mevsimini bulunca elinden geleni ardına koymuyor...
Biz bütün mevsimleri gördük... Türkiye her acıyı yaşadı...
Yanlış işler bunlar...
Siyaset yapmak isteyen akademisyen cübbesini çıkarsın, girsin siyasete ve ne istiyorsa söylesin...
Bizler tarafsız bir kürsüdeyiz... Öğrencilerimize, topluma tarafsız bir duruş sergilemeye mecburuz... Akademisyenliğin doğası budur...
Bu tarafsız duruşa bizi mecbur eden de bizatihi bilimin kendisidir...
Kendi ihtiraslarını gerçekleştirmek için insanları düşmanlaştıran ve ötekileştirenlerden kendilerine de, topluma da, ülkeye de, insanlığa da hayır gelmez...
İnsanların kimliğine bakmadan hakikatin, adaletin, hukukun, vicdanın yanında olmak akademisyenin adeta kaderidir...
Hangi kesim kusursuzdur?
Hangi ideolojinin, partinin, dini gurubun, mezhebin, etnisitenin, kültürün bağlıları gökten inmiştir?
Hiçbirinin...
O halde?

Neye taraf olmalıyız?
Kamu yararına, hukuka, bilimsel gerçeklere, demokrasinin evrensel birikimlerine, insana saygıya, ötekileştirmemeye...


Asla ideal bir akademisyen olduğumu iddia etmedim... Yanlışlarımı hatalarımı görmeye ve düzeltmeye çalışıyorum...
"Bilgiye sahip olarak doğmuş biri değilim. Yalnızca öğrenmeye ve öğretmeye çalışıyorum..." Konfüçyüs


2 Ocak 2015 Cuma

Kandil Vesilesiyle

Kandilimiz kutlu olsun.
Hayırlara vesile olsun.
Dirlik, birlik, adalet, yardımlaşma, empati, güzel ahlakı hatırlamaya; yoksulu, mazlumu, mahrumu, mağduru unutmamaya vesile olması dileğiyle...
"Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" diyen Hz. Peygamberi izleyenler böyle gecelerde en azından aynaya bakmayı denemeliler...
İftira, yafta, toptancılık, ötekileştirme, kul hakkı, adaletsizlik, haksızlık parametreleri açısından nerede durduğumuza bakmamız gerekiyor...
İslamiyeti şekilcilik olarak algılayanların oluşturduğu zulüm coğrafyalarını (Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Mısır vs.) gözümüzün önüne getirelim...
"Hepsinden iyice bir gönüle girmektir" diyen Yunus Emre'nin sesini duyalım ve elinde balyoz gönülleri un ufak edenleri bir değerlendirelim...
"Ne olursan ol, gel" diyen Mevlana'ya kulak verelim ve herkesi damgalayan, yaftalayan, ötekileştiren, kategorize edenlerin hangi İslamiyeti temsil ettiklerini bir düşünelim...
"İncinsen de incitme" diyen Hacı Bektaş'ın nefesini duyalım ve bütün İslam coğrafyalarının bırakın incitenlerle, elinde her türlü silah, bıçak, bomba ve öteki zulüm araçlarıyla nasıl inletildiğini hatırlayalım...
Kandilimiz kalbimizi, zihnimizi ve yolumuzu aydınlatsın da, hakikati görenlerden olalım...
Günlük çıkarların ve beklentilerin kurbanlarına, zulüm makinesine dönmüş insanlara da iyilik ve doğru yola iletilmelerini dileyelim...
Herşeyden önce samimi ve içten olalım... Önce kendimize karşı... Arkası gelir sanıyorum...
İyilik ve esenlikle kalın...
Per aspera ad astra!

11 Ekim 2014 Cumartesi

Türklere ve Kürtlere Bir Mektup... Nereye Gidiyoruz Hep Beraber?

Terör olayları başlamadan, yani Türkiye’nin farklı bölgelerinde şehirler yakılmadan ve
insanlar ölmeden önce bir öğrencimden gelen mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bazı küçük değişiklikler yaptım. Yer isimlerini vs. çıkardım. Kimsenin alınmaması için bazı aktör, olay ve partileri çıkardım. Türkiye ve özellikle Güneydoğumuz çok ağır bir sınavdan geçiyor. Hiçbirşey göründüğü gibi değil… Vicdan gözüyle okumanız dileğiyle…
***
İşte o mektup:
Hocam, Merhabalar... Umarım iyisinizdir. Beni üzen bir konu olduğu için size yazmak istedim. Bugünlerde çok üzücü hatta zaman zaman gözyaşlarıma mani olamayacağım şeylere şahit oldum, sizinle paylaşmak isterim. Bir doğulu olarak bir yere ait olamamak neymiş onu öğrendim. Araf dedikleri şey böyle bir şey olsa gerek. Hocam bir tarafımda eskiden düşüncelerini ütopik olarak değerlendirdiğim insanlar var ve bunların ütopik olarak nitelendirdiğim düşünceleri artık ne yazık ki ütopik değil ve onların adım adım amaçlarına nasıl yaklaştığını görünce korkunç bir şekilde ürperiyorum uykularım kaçıyor korkuyorum diğer tarafımda ise bir doğulu çok çok iyi bir işe kalkışsa bile sırf doğulu olduğu için onu desteklemeyen hatta karalayan insanlar var ve bunlar Diyarbakır'dan sonrasının, hiçbir ayrım gözetmeden her hanenin yakılıp her insanın bile öldürülmesi gerektiğini düşünüyorlar ve bu da benim kanımı donduruyor. İki tarafa da dahil olamıyorum. (Bu düşünceleri abartılı bulanlar olabilir, ama biraz sosyal medyada dolaşırsanız daha korkunç olanlarını görebilirsiniz… a.ç.)
Bu yaşıma kadar hep babam bana her görüşe saygı duymam gerektiğini aslında her insanın kendi dünyasında haklı olabileceğini sadece tek bir doğrunun olmadığı söyledi. Bende her zaman her görüşe saygı duymak karşıdakini anlayabilmek için çok çaba sarf ettim ama ben anlayamıyorum hocam ne yazık ki bu iki tarafı da anlayamıyorum. Bir tarafımda okullar yakılıyor, okulların sadece sıraları duvarları tahtaları pencereleri zarar görmüyor bizim insanımızı ileriye götürecek olan kütüphaneleri kitapları yanıyor ve bu insanlar bunun acısını duymuyorlar alkışlıyorlar aferin diyorlar yeri geliyor polisler ses çıkartmıyorlar seyrediyorlar. Bir kürtçe uğruna o çocukların geleceği yanıp kül oluyor. Hangi dil hangi lehçe bir çocuğun geleceğinden daha önemli olabilir? Ve öyle aileler var ki çocuğunu maddi sıkıntılar içerisinde okutup ondan güzel bir gelecek bekliyor bu çocuklar bu şartlar altında nasıl bir geleceğe sahip olabilir ki ben anlayamıyorum bunu yapan insanları düşünüyorum babamın dediği şeyi yapmaya çalışıyorum o insanların kendi dünyalarını düşünmeye çalışıyorum ama anlayamıyorum.
 Onlar okulların kütüphanelerine zarar verirken birileri arafta kalmış insanları çocukları kurtarmak için eğitim için kitap toplamaya uğraşıyor elinde avucunda ne varsa köy okullarına harcıyor insanların kapısını çalıp kitap toplamaya çalışıyor 1 okula daha kütüphane kazandıralım diye uğraşıyor onun çabasını görünce insanın içi cız ediyor ve benim neyim eksik bende kapı kapı dolaşır kitap toplarım diyorum ama birileri kalkıp bana "tekrar okulları yaksınlar diye mi kitap gönderecez size" diyor ve ben ne yazık ki bu dönüş karşısında güçlü duramıyorum duygularıma gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Kendi topraklarımda bir şeyler yapmak için uğraşıyorum ama benim yaptıklarımı ya benim hemşehrim ya da batılı yurttaşım gelip yıkıyor. Ben ayakta duramıyorum güçlü olamıyorum yalnız hissediyorum kendimi. Benim niyetim asla Kürtleri karalamak veya herhangi bir siyasi görüşü savunmak değil. Ama ne olacak nereye gidecek bu durum ben geleceğimden geleceğimizden yarın anne olursam çocuğumun geleceğinden çok korkuyorum. Evet insanların dillerini konuşması çok güzel, haksızlıklara ve zulümlere uğramaması, Türkçe bilmeyen bir annenin çocuğuyla rahat bir şekilde dilini konuşması vs bunlar güzel şeyler ben onlar ağlarken biz şunları şunları yaşadık derken hatta bir ….. olarak gözümle bazı şeylere şahit olurken hak vermiştim. Evet bölge olarak yanlış, yapılmaması gereken şeylere maruz kaldık bazı şeylerden mahrum bırakıldık. Ama hocam şimdi her şey o kadar kötü ki...
Önceden yapılan yanlışlıkların daha fazlası yapılıyor. Ve ben kendi topraklarımda yabancılık çekiyorum. Kürtçe bilmediğim için yabancılık çekiyorum, onlar gibi düşünmediğim için yabancılık çekiyorum. Bu bölgede yaşıyorsanız, özgür bir seçim yapamazsınız. Mutlaka biryerlere dahil olmanız lazım. Ben dahil olamıyorum iki tarafa da. Ve yalnızım benim gibiler yalnız bu bölgede. İkisi aynı masada oturup plan yaparken burda çocukların kitaplarını yakıyorlar batıdaki vatandaşda size kitap yok depremde ölmediniz diyor. Hala iki taraf birbirini suçluyor. Kimse neden böyle, kim olayları bu hale getirdi demiyor. Ben ne yapacağımı bilemiyorum öyle mutsuzum ki. 20 senelik komşum çok doğal bir şeymiş gibi bana gelip Aponun kadınlar hakkındaki bir kitabından bahsedebiliyor Apoyu filan geçtim bir kitaptan bahsediyor o da kitap okuyor yani ama hemen peşine okulların yakılması için “bizim hakkımızı versinler yakmayalım” diyor.
 Nasıl bir tezattır bu nasıl bir zihniyet nasıl bir insanlık ben anlayamıyorum ve anlayamadığım için kendimi iyi hissetmiyorum. Ve en acısı da kendimi bir hiç gibi hissediyorum. Oradan oraya sürükleniyorum sanki sadece üzülüyorum tek yapabildiğim şey bu. Yarın olacakları biliyorum buradan öyle net görünüyor ki yarın olacaklar... Buralar literatüre ...... olarak geçtiğinde hocam belki ben ve benim gibi düşünenler bu coğrafyada nefes alamayacaklar. Önceden gülerdim bunların hayallerine şimdi ise korkuyorum. Devlet dairesindeki memur bile propaganda yapıyor bayrak diye nitelendirdiği bugünlerde her yerde gördüğümüz 3 rengi burnuna hızma koluna bileklik yapıp devletin dairesine geliyor… Hala Benim annem o Türk diye ötekileştiriliyor. Bu çözüm süreci birilerinin felaketi mi olacak yani? Soru saçma aslında bizim felaketimiz oldu bile. Karşı komşum bana tahammül edemiyor çünkü o manavdan meyve alırken bile Türkçe konuşmuyor nefret ediyor benimle Türkçe konuşmak zorunda kalacağı için onunla iletişimimiz çok sınırlı. Buradaki insanların durumu buyken gözümü ülkemin batısına çevirip nefes almak istediğimdeyse, başka bir “doğu nefreti”yle karşılaşıyorum.

Bir kadınsanız bu ülkede insanların size bakış açısı cinsel bir objeden ibaret. Saçınızdan gocunan insanlar var bu ülkede. Bir ülkede bu kadar tezat normal mi bilgim bunu cevaplamaya yetmiyor. Velhasıl bu ülkede kadın olmak zor, doğulu olmak zor, hem kadın hem doğulu olmak daha da zor. Ben bir doğulu olarak nerede nefes alıcam hocam? Ben kendi insanıma burda ki küçük çocuklara faydalı olmak için ne yapıcam? Nasıl güçlü olucam? Yanlışların içinde nefes alıp hakikati bağıramadan nasıl yaşıyacam? Ve en önemlisi bir kadın olarak bu ülkede statüm ne olacak? Yeni Büyük Güçlü Türkiye'den yazdım size bunları. Kusurum yanlış lafım olduysa affola... Saygılarımla...
Per aspera ad astra!

8 Ekim 2014 Çarşamba

Türkiye hepimizin…

Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder. George Orwell
Yöneticiler, gerçekleri söyleyenlere kulaklarını tıkamamalı ve dinlemeli...
Muhalif dahi olsa...
#TerörKarşıtıTeröristEylemler karşısında bütün siyasi hesaplar bir kenara bırakılmalı ve Türkiye tek yürek olmalı!
Teröre teslim olmayalım!
Birçok ilde "ilçelerde" sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Peki bu uyarıları "yıllardır" yapanlar neden dinlenmedi? PKK bu gücü nereden ve nasıl edindi?
Türkiye hem Doğu'nun, hem Ortadoğu'nun güneşidir. 
Kimsenin bu güneşi söndürmesine izin verilemez. "Aklı olan" Türkiye üzerine titremeli!...
Aynel Arap/Kobani'de sivil katliamı lanetlenmeli. Ama PKK'nın gidip Işid'i durdurması gerekirken, şehirleri yakması da lanetlenmeli.
PKK, Kürt vatandaşlarımızı/kardeşlerimizi hep kullandı. Kürdün okulunu, dershanesini, bankasını, hastanesini ve şehirlerini yakarak Kürde hangi iyiliği getirecek?
***
Evrensel kuraldır: 
1- Taviz tavizi doğurur... 
2- Terörist, teröristtir... 
3- Güvenliğiniz sağlam olmazsa, demokrasiniz de olmaz...

Kentleri yakıp yıkanlar;
Işid protesto ediliyorsa, bunun yeri Türkiye değildir; övündüğünüz PKK'nız var. Mehmetçiğe, polisimize kurşun sıkmak yerine, gitsin Işid'i durdursun PKK. 
Asıl, PKK'yı protesto etmelisiniz!
Devlet PKK yüzünden size ne eğitim, ne sağlık, ne yatırım, ne de diğer kamu hizmetlerini getirebiliyor.


***

Türkiye'yi Suriye veya Irak'a çevirme girişimi veya düşüncesi olanlar bilmeli ki, bu herkesin zararına...
Demokrasi şiddetle, yakıp yıkmayla gelişmez. 
Konuşmayla, diyalogla, müzakereyle demokrasi gelişir...
Türkiye yara alırsa, herkes yaralanır ve kaybeder...
Bunun için Türkiye'nin etrafındaki terör çetelerine bakmak yeterli...
Herkes aklını başına almalı...
Per aspera ad astra!

21 Ağustos 2014 Perşembe

Adalet Masalı: Karakuşi Mantık


Giderek daha fazla “şaşkın” hallere giriyoruz. Adalet dağıtanlarımız, bilim üretenlerimiz, kamu düzenini koruyanlarımız, ticaretle uğraşanlarımız... Bütün değer ölçüleri yerle bir olmuş durumda... Bu nedenle, “şaşılacak” hallerimiz, “şaşılmayacak” hallere dönüştü.Hemen her alanda liyakati mumla da, projektörle de arasanız nafile. Sanıyorum hızla uzaklaşıp kayboldu her türlü erdem...
İdeolojik saplantılar “gerçeğin” üzerine zifiri bir karanlığı oturtuyor. 
***

Bir adalet (!) hikayesi var... Aslında yalnızca “adaleti” anlatmıyor bu hikaye... Bir kokuşmuşluğu ve temel "insani" değerlerin nasıl yozlaştırıldığını anlatıyor...


Karakuşi adalete dair bir hikaye

Eski zamanların birinde, o dönemin deyimiyle “kadı”, günümüzün deyimiyle “yargıç” bir kişi kendine özgü “adalet” uygulamalarıyla efsaneleşmiş (!) ve hikayeleri çarpıcı bir biçimde günümüze kadar gelmiş.
Hakkında çok farklı hikayeler olan Hakim Karakuş’un uygulamaları “hükm-ü Karakuşi” diye veya “Karakuşi mantık” biçiminde günümüze kadar gelmiş. Karakuş hikayesini Süleyman Demirel’in meşhur ettiği de söylenir.
Her ne ise, öncelikle Karakuş’un adil (!) hükümlerinden birine yer verelim: Hırsızın biri gece hırsızlık peşinde koşarken, ne yapmış etmiş evin balkonuna ulaşmış... 
Balkonun tahtaları çürükmüş. Eee, sonuç malum: Paldır küldür aşağı düşmüş, ayağı kırılmış...
Doktora gitmemiş. Hemen “Karakuş Kadı”ya gitmiş: “Efendim, hırsızlık yapmak için bir evin balkonuna tırmandım, lakin balkonun parmaklığı çürükmüş, beni çekmedi, düşüp ayağımı kırdım... Balkonun parmaklığını çürük yaptırdığı  için ev sahibinden şikayetçiyim.

Evet, hırsızlık suçtur ama, benim ki hırsızlığa teşebbüs olduğu için, cezası ayak kırmak değildir."
Karakuş, adalet dağıtacak ya, hemen ev sahibini çağırmış: “Bre densiz, evin balkonunu neden sağlam yaptırmadın? Bak adam düşmüş ayağını kırmış”

Ev sahibi, hemen “yavuz hırsız hikayesini” ve başına gelecekleri anlamış: 
“Parmaklığı ben yapmadım ki kadı efendi hazretleri”
“Kim yaptı?”
“Filan marangoz yaptı!”
“Çağırın marangozu gelsin!”
* * *
Marangoz hemen bulunup getirilmiş ve o da olayı hemencecik kavramış...
Kadı Karakuş: “Behey marangoz, niçin balkonu çürük yaptın, tırmanmak, tutunmak isteyen hırsız düştü, ayağını kırdı!” 
“Efendim kabahat bende değil, ben balkonun parmaklığını yaparken, yeşil elbiseli bir hanım geçiyordu, çok güzeldi, herhalde gözüm ona takıldı, dalgınlığıma sebep oldu.”
“Kabahat o renkli elbiseyi giyen kadında..."
***
Kadı hemen emir vermiş:
“Gidin, o kadını bulun!” 
Kadını getirmişler, “Karakuş” da hemen kadına çıkışmış: “Be hatun, niye bu kadar göz alıcı elbise giyiniyorsun? Marangozun gözü senin elbisene takılmış, balkonu çürük yapmış, tırmanan hırsız da düşüp ayağını kırmış.”
Kadın hemen cevabı hazırlamış:
“Aman kadı efendi, elbiseyi diken terzinin suçu... Bu kadar göz alıcı yapmasını istemedim ki... Siz onu terziye sorun!”

* * *
Kadı hemen terziyi çağırttırmış:
“Gidin terziyi getirin!”
Terzi gelince “Kadı” kükremiş:
“Şu yaptığın işe bak, elbiseyi öyle göz alıcı dikmişsin ki, marangozun gözü takılıyor, çiviyi boşa çakıyor, hırsız da düşüp ayağını kırıyor!”
***
Terzi ne diyecek şaşırmış, “Karakuş” da hükmünü vermiş: “Gidin bu terziyi asın."

”* * *
Zaptiyeler bir süre sonra geri gelmişler:
“Efendim terzinin boyu idam sehpasına uzun geliyor!” 
Karakuş hemen talimat vermiş:
“Gidin, kısa boylu bir terzi bulun, onu asın!”

***

Bu tür tarihe mal olmuş örnek hikâyeler boşuna değil. Tarihi ve kültürü unutmamak lazım.
Zira tarih tekerrürdür!
Bir de Karakuş Kadı'nın "ördek, göz, hamile kadın, yahudi" hikayesi var.
Sonu "hay adaletinle bin yaşa kadı efendi" diye bitiyor.
Onu da siz bulup okursunuz.
Esenlikler dilerim.