Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2015 Cumartesi

MEKTUP: TÜRKİYE'NİN BÜTÜNLÜĞÜ BU COĞRAFYADA YAŞAYAN HERKESİN DERDİ


Çanakkale Şehitliği’ne gittiğimde şehitlerin isimleri arasında memleketimden/ilçemden “Ahmet
oğlu Ali” adını görünce çok duygulanmıştım. Sonra baktım Ankara, Diyarbakır, Konya, Kerkük, Üsküp, Van, Hakkari, Kars, Trabzon, Bakü… Osmanlı coğrafyasının her köşesinden isimler… Ve hatta bu ülke için ölmüş Rum vatandaşların isimleri var şehitlikte… Türkiye böyle kuruldu, kimse kimseye Türk, Kürt, Sünni, Alevi, Doğulu, Batılı diye bakmadı. Bugünkü halimizden sanırım şehitlerimiz büyük utanç duyarlar; zira ayrımcılık yapmak için herkes elinden geleni yapıyor. “Kürt sorunu” diye diye sorun üretildi. Oysa olan “yönetim” ve “demokrasi” sorunuydu.
***
Şehitlerimiz geliyor, acılar diziliyor boğazımıza, kalbimiz paramparça ve ruhumuz perişan… Elbette evladını, eşini, babasını kaybedenler kadar bu acıyı hissetmemiz imkansız. Ateş düştüğü yeri yaktı kavurdu hep. Öyle olmasa terör belasından şimdiye dek kurtulurduk…
Terör örgütü hem cinayet işliyor -askerimizin, polisimizin şehit cenazeleri geliyor- hem de bölgedeki Türk, Kürt, Arap bütün vatandaşlarımızın yaşamını Cehenneme çeviriyor. Cizre’de olanlar tamamen PKK’nın eseri ve Kürtlerin haklarını savunmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmuyor. İnsanlık dışı bir zorbalık var o topraklarda. Terör örgütü ağır bir baskı kurmuş durumda.
***
Şehitlerimiz onmaz yaralar açıyor, büyük acılar yaşıyoruz.
Bu acılar ve olaylar Türkiye’nin diğer bölgelerinde Kürt vatandaşlarımıza karşı saldırılara neden oldu. Ağır provokasyon var, her tarafta… “Doğulu” ve “Kürt” nitelemeleriyle insanlara, iş yerlerine, işçilere saldırmak sadece PKK’nın amaçlarına hizmet etmektir. Kürtleri düşman görmek cinayettir. Kürtler de Türkler gibi bu ülkenin eşit yurttaşlarıdır. PKK’yı ve terörünü ve elbette işbirlikçilerini lanetliyoruz. Özellikle Batıda yaşayan Kürtlerden PKK’ya karşı gür sesler bekliyoruz… Ancak bu masum vatandaşlara saldırıyı meşru kılmaz, kılamaz. Kürtlerin elbette her fırsatta PKK’yı lanetlemeleri gerekiyor. Fakat unutmayalım ki, 30-35 yıldır bu halde devam eden terör belasının açtığı yaralarda Türklerin de Kürtlerin de, herkesin kabahati büyük… Zira, bu belanın bitmesi için bir “duygu birliği” veya “yürek birliği” oluşturamadık… Siyasi beklentiler, teröre karşı tek yürek olmayı engelledi hep… Yıllardır “profesyonel ordu” konuşuluyor, nerede? Nedenler çok, başka bir yazıya kalsın!
***
Öğrencilerim arasında ayrım yapmam, demokrasiyi yaşamaya çalışırım gündelik yaşamımda da. İnsana yaklaşımım her zaman “karakter, çalışkanlık, ötekine, Cumhuriyetin değerlerine, ülke bütünlüğüne, demokratik değerlere saygı” çerçevesinde olmuştur ve olmaya da devam edecektir… Tanımaktan kıvanç duyduğum bir Kürt öğrencimin mektubu, sanıyorum gerçekleri daha yalın olarak bize sunuyor. Bazı yerlerde kısaltmalar yapmak zorunda kaldım, kendisinin zarar görmemesi için.
Provokasyonlar ancak ve ancak bölücülüğe hizmet eder. Buyrun o mektup:
“Hocam merhabalar,
Şu güzelim doğada, yemyeşil dağlarda nasıl oluyor da insanlar ellerine silah alıyorlar bu yaşıma geldim hala anlamış değilim doğrusu. Bir kaç gündür özellikle sosyal medyayı takip etmemeye çalışıyordum çünkü uykularım kaçıyordu. Bugün biraz kendimi toparlayıp twittera girdim ve sizin paylaşımlarınızı görüp rahatladım yine. Bölge halkını pkk ile eşdeğer tutmamanız ve bunu dile getiren insanlardan birisi olmanız benim hayata daha sıkı bağlanmamı sağlıyor.
Hem Kürt olup hem de vatanına bayrağına derin sevgi ve saygı besleyenler var buralarda.
Eşlerini babalarını, oğullarını şehit veren Kürt kadınlar var.
Tayini çıkmasına rağmen gitmek istemeyen buralarda vatana hizmet etmek isteyen insanlar var.
Sizin gibi insanlar susarsa ne yaparız biz buralarda? Biliyorum vicdanlısınız susmazsınız ama yazmak istedim işte. Biz buralarda bir kaç ilimize göre rahatız şükürler olsun ki. Ama rahat yaşayamayan sıkıntı çeken o kadar çok insan var ki özellikle de bazı illerimizde. Bir arkadaşım anlattı: Seçimlerde ne yazık ki, başka tercih verilmemiş kendilerine. Pkk’nın vergi almasından tutunda mahkeme kurulmasına kadar öyle şeyler anlatılıyor ki şaşıp kalıyoruz.
***
Hocam bir gün buralar onların toprakları olursa yaşayamayız bizler buralarda.
Vicdanlı insanların susmaması lazım ki, bilsin insanlar bizlerin terörist olmadığını, buralarda da katil olmayan insanların yaşadığını, vicdanlı olduğumuzu bilsinler.
Sizin de bildiğiniz gibi her şehit haberinde gözyaşı döken insanlar var buralarda.
Bölünmesin ayrışmasın vatanımız diyenler çoğunlukta.
Sizlerin aydınlatması ile bu cahillik bitecek inşaallah. Gençler dağa gitmeyi bırakacak, şu kan emicileri daha fazla prim sağlayamayacak. En çok memleketinden çıkıp üniversite için il değiştiren Kürt gençleri kandırılıyor özellikle bazı illerdeki adı sanı duyulmuş üniversitelerde ne yazık ki gençlerimizi kandırıyorlar evladı avukat, doktor çıkacak diye üniversiteye yollayıp terör örgütüne katıldığını duyup paramparça olan nice aileler var.
Ilımlı, barışçıl konuşmak yerine barış kelimesini maske olarak kullanıp insanları dağa yönlendiriyorlar bazı yerlerde ve bunlar aydın diye geçiniyorlar. İnancımı yitiriyorum bazen umutsuzluğa kapılıyorum ya bir gün buralar vatan toprağı olmazsa diyorum ama sizler ve burada yaşayan vatanına milletine bağlı insanlar benim içime tekrar umut tohumları ekmemi sağlıyor.
Bir gün bitecek hocam… Bu kan duracak…
Bizler doğu ve güneydoğudan geldiğimiz için insanlarla tanışırken ek olarak bir parantez açıp Kürdüm ama pkkyı savunmuyorum gibi bir açıklamak yapmak zorunda kalmayacağız.
İnsanlar buralara gelirken çekinmesini ve korkmasını gerektiren bir şey olmadığını görecek. Siz canla başla insanlar ayrım yapmasın daha fazla şehit haberleri gelmesin diye çabalarken belki sizin de umutlarınız kırılmıştır, yeter artık demişsinizdir belki ya da buralardan ümidiniz kesilmiştir belki diye ben de size iyi haber vereyim dedim.
Bizler bu ülkenin vatandaşı olmaktan da aynı bayrak altında yaşamaktan da mutluyuz ve onurluyuz.
Birliğimiz bozulursa başımıza büyük felaketler geleceğinin bizler de burada farkındayız.
Umut ve barış ekenlerle terörü lanetleyip yaşamı ve hakkı, haklıyı savunanlarla bu ülkede bu pkk sorunu bitecek inanıyorum.
Bizler bu topraklarda huzurla yaşıyoruz Kürtler, Türkler, Araplar daha niceleri… Türk bayrağı, hepimizin bayrağı.
Ve huzurumuzu teröre borçlu değiliz bunun da farkındayız. Silahlanmayacak insanlar çünkü çok analar ağladı daha fazla gözyaşı ve kan görmek istemiyor kimse. Siz de umutsuzluğa kapılmayın…
Bazı haberlerde gösterildiği gibi teröristler bizim topraklarımıza ellerini kollarını sallayarak rahat giremiyorlar bazı zaaflarımız olsa bile o kadar savunmasız bir ülke değiliz, öyle göstermeye çalışıp buralara kimse gelip gitmesin hizmet edilmesin istiyorlar. Ama amaçlarına ulaşamayacaklar.
Bizler onlara fırsat vermedikçe vatandaşı tabanlarına alamadıkları sürece eriyip gidecekler. Umutluyum bitecek, siz de umudunuzu hiç yitirmeyin…”
***
Mektup böyle…
Türkiye’yi huzura erdirecek olan bu umuttur. Birlik ve beraberlik umudu…
Bölücülüğü, terörü, Türk Kürt, Alevi Sünni ayrımcılığını lanetliyorum. İnsanın insanlığı etnik kökenine ve aidiyetine bağlı değildir. Türkiye’nin birliği ülke insanını Türk Kürt, Doğulu Batılı diye ayırmamaktan geçiyor. Ayrımcılık PKK’nın yaptığı şeyin ta kendisidir.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞLARI ARASINDA AYRIMCILIK YAPMAK BÖLÜCÜLÜĞE VE TERÖRE HİZMET EDER… TÜRKİYE’NİN SURİYE OLMASINI İSTEYEN PKK, Türklerin provokasyonlara gelip Kürtlere saldırması için elinden geleni yapıyor. Bu tuzağa düşmeyeceğiz. Türkiye’nin güvenlik güçleri terör örgütüyle baş eder, yeter ki biz onların moral motivasyonunu bozmayalım. Yapabiliyorsak teröre karşı kamuoyu oluşmasına katkı sağlayalım, terörü lanetleyelim. Türk dünyasının ve İslam dünyasının yıldızı Türkiye’yi kimse dize getiremeyecektir. Devletin terörle baş edecek gücü ve iradesi vardır. Yeterki toplum, teröre karşı tek yürek olsun!
Per aspera ad astra! Engellere rağmen yıldızlara ulaşmaya çalış!

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Terör ve Türkiye






Uyan ey gözlerim, gafletten uyan! 

Türkiye, bir dev… Bölge ülkeleri içinde bir dev; Müslüman ülkeler içinde bir dev; geleceği olan, umut vaad eden bir dev…

Ama Avrupa’nın, ABD’nin, Japonya’nın, Güney Kore’nin gerisinde…
İstiyoruz ki, demokraside, ekonomide, hukukta, yaşam kalitesinde, sağlık ve esenlikte “en iyiler” içinde yer alalım.
***
Türk milleti tarihi yapan ve yazan bir millet; dünyaya şan veren, gurur verici izler bırakan bir millet…
Önce Selçuklu, Osmanlı… Sonra da Cumhuriyetle bu dev millet yoluna devam ediyor… 
Türk milletini aziz yapan şey, bütün çağları erdem boyasıyla  boyamasıdır; insanlığa insanlık öğretmesidir…
Bu millet Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Ermeni, Rum, Musevi, Bulgar, Yunan, Arnavut, Çerkes, Acem, Arapla birlikte yüzlerce/binlerce yıl bir arada yaşadı…
İmparatorluklar çağı çökünce, muasır medeniyet yolunda Cumhuriyeti seçtik…
***
Her yönetim periyodunda hatalarımız/günahlarımız oldu.
Ancak, her şeye rağmen çoğunun eleştirdiği, yerden yere vurduğu, beğenmediğiCumhuriyet ve kurumları sayesinde gördük ki, gerçekten ama gerçekten bölgenin süper gücü bir Türkiye varmış.
Özellikle de Arap Baharı diye yutturulan Cehennemin yaktığı coğrafyaları ve yıktığı ülkeleri görünce, samimiyetle “sen çok yaşa Cumhuriyet” demişizdir büyük bir çoğunluğumuz.
Elbette gelişmiş demokrasilerin standartlarında bir Cumhuriyet hepimizin özlemidir…
Şu an büyük sorunlar yaşıyoruz, ancak unutmayalım ki Türkiye her büyük krizden sonra çok daha ileri gitti, kalkındı, gelişti, hak ve özgürlükler konusunda çok büyük adımlar atıldı…
http://www.yenimeram.com.tr/uyan-ey-gozlerim-gafletten-uyan-140529.htm
Per aspera ad astra!

30 Haziran 2015 Salı

Türkiye'nin asıl sorunu ve Lady Gaga'nın Gagası

Türkiye'nin asıl sorunu aydınlarının, sanatçılarının, yazarlarının ve sözde okuyup
yazanlarının iki yüzlülüğüdür. Önceki gün "onur yürüyüşü" adı altında bir yürüyüş yapıldı. Ramazan ayının seçilmesi açık bir provokasyon herşeyden önce. Polisin gereksiz yere sert müdahale etmesi de, konuyu tam yürüyüşü düzenleyenlerin istediği yere götürdü ve yürüyüş dünya kamuoyuna yansıdı. Bu yansımanın sembol ismi de Lady Gaga oldu ve o da twitter hesabından Türkiye'yi gagaladı... Twitter'daki 48 milyon takipçisine Türkiye'yi şikayet etti. Kuşkusuz iyi olmadı...
Ama...
Batıda demokrasi ve hukuk kendi insanları için çok ileri düzeyde var, örnek alınmalı elbette. Bu ayrı bir konu. Ama Batının veya Batılıların Türkiye'nin kadim değerlerinin hayrına hiçbir şey söylemeyeceğine ve yapmayacağına da inanıyorum. A. Necad, İran Cumhurbaşkanı olarak ABD'ye gitmişti. Orada bir üniversitenin konferansında konuştu. Kendisini müthiş aşağıladılar ve sorular sordular. Sorulardan birisi de şuydu: İran'daki lgbt'lerin hak ve özgürlükleri yok, siz despot bir adamsınız! A. Necad da beklendiği şekilde bocalamış ve saçma sapan bir yanıt vermişti. Diyememişti ki, "Amerikanın/Batının kanlı elleri dünyanın üzerinde dururken, Aganistan'dan Sudan'a bütün coğrafya sizin sayenizde kan gölüyken ve sadece Irak'ta 3 milyondan fazla insan ölmüşken, siz bana bu soruyu soramazsınız. İnsanların yaşam hakkını elinden alanlar bana bu soruyu soramaz." Bunca katliam, cinayet, savaş, terör şu anda en azından Suriye'de, Doğu Türkistan'da, Irak'ta, Gazze'de, Afrika'da gırla giderken sözde uygar dünya neden izliyor? L. Gaga neden dünya kamuoyuna hergün mesaj vermiyor? Ve neden belli konularda gagasını açıyor? Ve Gaga sadece temsili olarak öne çıktı bu yürüyüş sırasında. Genelde Batılıların çoğu aynı tavır ve tutum içerisinde...
***
Hak hukuk meselesi ayrı. Anayasa'da herkesin hakkı ve hukuku tanımlanmıştır, ayrımcılık yapılamaz. Fakat, neden bu tür yaşam biçimleri "kamusallaştırılarak" özendiriliyor? Çok mu tercih edilmesi gereken bir yaşam tarzı bu? Ünlü sanatçı Özdemir Erdoğan, Türkiye'de Zeki Müren gibi sanatçıların çok kötü bir "rol model" olduğunu söylediğinde, adamı resmen linç ettiler. Oysa adamın söylediği şey çok farklıydı: "Herkesin tercihi kendine. Ama bu yaşam tarzının çocukların, gençlerin tercih etmesi gereken bir yaşam tarzı olamsı gerekiyormuş gibi empoze etmek; propagandasını ve reklamını yapmak yanlıştır..." Adam bunu söylemek istiyordu. Bir ara TV'lerde hep F. Ürekler falan vardı. Türkiye'de ortalama "sanatçı" profilinin temsilcisi olarak mı kabul edeceğiz bu insanları? Neyse, işin sosyo-psikolojik boyutlarına daha fazla girmeyeyim, şimdi beni de linç ederler...
***
Diğer bir nokta:
Oraya katılanlar LGBT'den daha çok PKK'lı terör grupları başta olmak üzere, sanki bütün yeraltı örgütleri ve bazı yazarlar, sanatçılar vs. idi. Siz şimdi bu sözde "hak" ve "onur" yürüyüşünün gerçekten iyi niyetli olduğunu söyleyebiliyor musunuz? Hükümeti eleştireyim derken, Türkiye'yi dünyada yıpratmaya yönelik her eylemi, her gelişmeyi alkışlamak ve bayraklaştırmak "aydın sorumluluğuna" mı giriyor? Özgürlük savaşçılığı mı oluyor?
***
Gelelim yıllardır beni kahreden soruya:
Bu tür yürüyüşlerde birleşenler, "hak ve özgürlük savaşçıları" neden kendilerine göre "ötekilerin" hak ve özgürlüğünde piyasada hiç görünmediler ve görünmüyorlar? Soruyu daha fazla özelleştirmeden, herkesin canını yakan bir sorun genelinde sormak istiyorum aslında. Mesela, Türkiye'nin 30 yıllık bir terör belası var. Hadi şimdi iktidara kızıyorsunuz. Eleştirebilirsiniz bu hakkınız. Ama bu sorun 30 yıllık... 30 yılı da aşan terör yılları... Bu sadece mevcut iktidar döneminde yaşanan bir sorun olmadı ki...
Dağ gibi generallerimiz, albaylarımız, yarbaylarımız, binbaşılarımız, yüzbaşılarımız, üsteğmenlerimiz, teğmenlerimiz, assubaylarımız; kınalı kuzularımız mehmetçiklerimiz, polislerimiz; öğretmenlerimiz, mühendislerimiz, korucularımız; bebekler, çocuklar, kadınlar, gençler 30 yıl boyunca şehit edilirken, katledilirken, bölge teröre boğulurken hep devlete saldırdınız, Türkiye'ye saldırdınız. Bir gün dahi terörü ve teröristi eleştirdiniz ve sokağa çıktınız mı?  Bölge insanımız terör kıskacında perişan edilirken söyleyecek hiç sözünüz yok mu? Terör, sizi içten içe mutlu mu ediyor? Devlet eleştirilebilir bir aygıttır. Elbette hepimiz eleştiriyoruz politikaları, uygulamaları. Ama peki sizden neden birgüne bir gün terörü "kınayan" bir cümle duymadık, duymuyoruz...
Bu cinayetleri bir eleştirseydiniz, "böyle hak aranmaz" deseydiniz...
***
Üst komşumun evinde bir şehit binbaşı fotoğrafı asılı. Bakmaya kıyamayacağınız bir adam, bir kahpe kurşunla şehit olmuş. Geride iki çocuk, bir eş ve yıkılmış hayatlar...
Bu sessiz ve onurlu insanlar için de bir sesinizi duysaydık da, "gerçekten bu insanlar samimiyetle herkesin hakkına ve hukukuna sahip çıkıyor" diyebilseydik...
Hep "şehit edebiyatı yapma" diyerek insanlar susturuldu ve bugün sorun nerelere geldi...
***
Türkiye'de herkesin hakkı ve hukuku teslim edilmelidir. Anayasa zaten bunu garantiye almış. Uygulamadaki sorunlar düzeltilmeli. Avrupa Birliği standartlarında bir hukuk ve demokrasi her yurttaşın hakkı kuşkusuz. Bu konularda sorunlarımız var, bunlar elbette düzelecektir.
Ancak, aydınlar samimi olmadığı sürece ve hep "istediklerinin, seçtiklerinin" hakkını savunduğu sürece hiçbir şey düzelmez. Genel olarak demokrasi ve insan hakları herkes için savunulmalı; yıkıcı ve bölücü etkinliklerde kendini paralamak kişiyi "aydın" yapmıyor...
Bu saptama her kesim için geçerli.
Sağcısıyla, solcusuyla, liberaliyle, muhafazakarıyla herkes, herkesin hakkını ve hukukunu savunmadıkça bu ülke huzuru zor bulur.
Herkesin önceliği Türkiye'nin birliği ve bütünlüğü olmalı; herkesin eşit hak ve hukuktan yararlanması olmalı...
Ve, aydınlar iki yüzlülüğü bırakmalı ve gerçekten aydın olduklarını göstermeliler... Bu ülke için can veren, hayatları kararan ve geride hayatları kararmış insanlar bırakanları gündemlerine almadıkları sürece; her türlü teröre ve teröriste karşı durmadıkları sürece boşuna çabalamasınlar...
Ne söyleseler boş...
En azından benim için...
Per aspera ad astra!

18 Mart 2015 Çarşamba

ÇANAKKALE "BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YER"

Çanakkale, "bir vatan kalbinin attığı yerdir..."Çanakkale, bir milletin dünyanın bütün kavimlerine (akvam-ı beşer) baş kaldırısıdır...
Özgürlüğünü, vatanını, birlikteliğini, beraberliğini korumak uğruna yüzbinlerin o "rezil istilaya" başkaldırısı ve toprağa düşüşüdür...
Bir milletin bütün unsurlarıyla (Müslim-gayri müslim; Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Azeri ve hatta Rum) var oluş destanıdır....
***
Almanya'da iken Auschwitz'e yani Polonya'daki Nazi toplama kampına gittim. Orada o kadar dramatik sahnenin içinde bir grup İsrailli ortaöğretim öğrencisini gördüm. Hüngür hüngür ağlıyorlardı... Dediler ki, İsrail özellikle orta öğretim öğrencilerini getiriyor buraya her yıl... Tarih bilincini ve milletine olanları unutmasınlar diye...
Japonların yine bütün orta öğretim ve lise öğrencilerini Hiroşima ve Nagazaki'ye götürdükleri ve "Unutmayın zayıf olursanız, düşmanınızın yakıp yıktığı yerlerde ot bile bitmez... Tarihi hep hatırlayın" anlamında mesajlar verdikleri bilinir...
Türkiye'nin Çanakkale'si Türkiye'nin tapusudur... Kanla yazılmış bir tarih var...
Türkiye'yi bir ve bütün tutacak ruh orada...
Çanakkale'ye gidenler görmüştür, şehitlerin mezar taşlarında yazan memleketler bölücülüğün ülkenin ruhuna ne kadar yabancı olduğunu gösteriyor... 

Orada herkes "Türkiye" ortak paydasında bu ülke için öldü... Sonra onların torunları bugün herbiri ayrı telden çalıyor... O mezartaşlarındaki memleketlerden: Üsküp, Kerkük, Musul, Bakü, Kars, Edirne, Diyarbakır, Konya, Hakkari, Ağrı, Ankara, Trabzon, Yozgat, İstanbul, İzmir... 
Kısacası bütün Anadolu tek yürek...
Şimdi o ruh nerede? 
Ortak değerleri kalmayan bir millete dönüşmek üzereyiz...
Ülkenin temel politikası olmalı: Türkiye'de Çanakkale Şehitliği'ni görmeyen kimse kalmamalı; görmeyenler kendisini eksik saymalı...
Sonsuz rahmet diliyorum, Çanakkale'yi geçilmez ve bu ülkeyi bize yurt yapanlara...
***
"Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. "
***
‪#‎Tam100YılÖnce‬
‪#‎18Mart1915‬
"Çanakkale Geçilmez"
Mustafa Kemal Atatürk...
Çanakkale'yi geçilmez kılanların ruhları şad olsun..
***
Per aspera ad astra!

18 Şubat 2015 Çarşamba

Neden Demokrasi?

Robert Dahl'dan Demokrasi Üstüne-II


Dahl'ın demokrasinin erdemlerini özetlemeye devam etmek istiyorum:

2- Demokrasi vatandaşlarına demokratik olmayan sistemlerin sağlamadığı ve sağlayamayacağı pek çok temel hakkı sağlamayı garanti eder.

Demokrasi, bir haklar sistemini içerir...
Örneğin, demokrasi etkin katılım hakkı sağlar. Vatandaşların katılım hakkı, siyasi konularda görüşlerini açıklama hakkı, diğer vatandaşların söyleyeceklerini duyma ve siyasi meseleleri onlarla tartışma hakkı vardır. 
Demokratik olmayan sistemler vatandaşlarına böyle bir hak sağlamazlar. 

3- Demokrasi vatandaşlarına mümkün olan alternatiflerinden daha geniş bir kişisel özgürlük alanı sağlar. 
İfade özgürlüğü, ahlaki özerkliğin ve iyi bir yaşamın aracıdır.
Devlet özgürlüklerin varlığının teminatıdır, engelleyicisi değildir. Devletin herkesin özgürlüğünü kullanabilmesinde hakem rolü söz konusudur.

4- Demokrasi "hukukun üstünlüğü" ilkesinin işlemesini garantiye alır.




Per aspera ad astra!

7 Şubat 2015 Cumartesi

Robert Dahl: Neden Demokrasi?

Robert Dahl'dan Demokrasi Üstüne-I
Birkaç kısa alıntıyla ünlü siyaset bilimci Robert Dahl'ın Demokrasi Üstüne isimli kitabını dikkatlerinize sunmak istiyorum. Alıntıları olduğu gibi yaptım, yalnızca
bazı sözcükleri anlaşılır kılmak için değiştirdim.
Dahl, "Neden demokrasi" diyor ve birkaç başlıkta bunu anlatıyor (s. 47 ve devamı).
İşte demokrasi için ilk neden:
Demokrasi otokratların (baskı yönetimi uygulayanların) yönetime geçmesini engellemeye yarar.
Politikanın belki de en temel ve kalıcı sorunlarından birisi otokratik yönetimi önlemektir. İçinde bulunduğumuz zaman da dahil olmak üzere kayıtlı tarih boyunca ..çıkarcılık, ideoloji, milliyetçilik, dini inançlar, doğuştan üstün oldukları inancından ya da aşırı duygusallıktan ve dürtülerden etkilenen liderler, devletin zor kullanma ve şiddet uygulama olanaklarını kötüye kullanarak kendi amaçlarına hizmet eder hale getirmişlerdir. Destpotluklar yüzünden ölen insan sayısı hastalık, kıtlık ve savaşlardaki kayıplarla boy ölçüşecek durumdadır.
20. yüzyıldan birkaç örnek düşünün. J. Stalin'in yönetimindeki Sovyetler Birliği'nde (1929-1953) milyonlarca kişi politik sebeplerden, genellikle de Stalin'in kendisine komplo kurulmasından duyduğu paranoyadan dolayı hapse atıldı. Tahminen 20 milyon kişi çalışma kamplarında öldü, siyasi nedenlerle idam edildi ya da Stalin'in köylüleri devletin işlettiği çiftliklerde çalışmaya zorlaması sonucu çıkan kıtlık (1932-1933) yüzünden öldü. Stalin'in (diğer) 20 milyon kurbanı hayatta kalmayı başardılarsa da çok büyük zorluklar çektiler.
Ya da Nazi Almanyası'nın diktatör lideri Adolf Hitleri düşünün. 2. Dünya Savaşı'nda ölen onmilyonlarca asker ve sivili saymazsak, Hitler 6 milyon Yahudinin ve sayısız muhalifin, Polonyalının, Çingenenin ve yok etmek istediği diğer grupların üyelerinin toplama kamplarında ölümünden sorumluydu.
Kamboçya'da despot lider Pol Pot'un (1975-1979) yönetimindeki Kızıl Kmer, Kamboçya halkının dörtte birini öldürdü. Pol Pot'un eğitimli sınıftan korkusu o kadar güçlüydü ki neredeyse tamamen yok edildiler, gözlük takmak ya da nasırsız ellere sahip olmak kesin ölüm anlamına geliyordu.
Demokratik rejimlerde de haksızlıklar görülebilmektedir. Haksızlığın büyüğü küçüğü olmaz. Çoğunluk yapıyor olması, doğru olduğu anlamına gelmez.
Ancak, demokrasilerin demokratik olmayanlara kıyasla daha adil ve temel insan haklarına daha saygılı olmak için başka sebepler var.
(Bu sebepleri de sonraki paylaşımlarda yazmaya çalışacağım...)

Per aspera ad astra!

1 Şubat 2015 Pazar

Gördüklerimiz/Göremediklerimiz ve Demokrasi

İnsan doğuştan aidiyetlerle doğar...
Sonra öğrendikçe ya aidiyetleriyle devam eder veya yeni aidiyetler edinir...
Ve bu aidiyetler, fikr-i sabitlere dönüşebilir, ideolojik tutsaklıklara dönüşebilir...
Aidiyetler insanın varoluştan getirdiği birtakım özellikler gibidir: Farklılıkların birbirini tanıması için yararlı bir işlevi vardır...
Ancak, tutkuya ve bağnazlığa dönüştüğü zaman toplumu felaketlere sürükleyebilir...
Doğrularımızı başkalarına dayatma aşamasında tehlike başlıyor...
Oysa farklılıklardan "ortak iyiye" ulaşabilme becerisine demokrasi deniyor...
Demokrasi, "müsademe-i efkar"a müsaade ettiği için demokrasidir...
Farklı fikirlerin yaşama hakkı yoksa, orada demokrasi yoktur...
Aidiyetlerin, düşüncelerin dogma haline getirildiği ve tartışılamadığı; inanılması istenilen "doğruların" buyruklarla topluma empoze edildiği zeminlerde demokrasinin esamesi okunmaz...
Resimdeki fil hikayesi yeterince şey söylüyor...
Herkes fili yani demokrasiyi kendi görebildikleriyle/hissedebildikleriyle ya da göremedikleriyle yorumladığında, özden uzaklaşılıyor ve ayrıntılarda kaybolma durumu ortaya çıkıyor...
"Ağaçlar yüzünden ormanı görememe" durumu...
Batının demokrasilerinin nasıl işlevselleştiği üzerinde yoğun düşünmek gerekiyor...

Per aspera ad astra!

22 Ocak 2015 Perşembe

Akademisyen... Siyaset ve Ticaret...


Akademisyenlik insanlığın saygı duyduğu seçkin bir meslektir...
Çünkü, "bilim" konuşur...
Çünkü, "objektiflik" konuşur...
Çünkü, "deney, gözlem, araştırma, test etme ve tutarlılık" konuşur...
Çünkü, "araştırma, çözümleme, analiz" açıklık, sorgulanabilirlik gerektirir...
  Akademisyen konuşurken bilimin evrensel ilkelerine saygıyla konuşur. İspat edemeyeceğini, üzerinde genel uzlaşı sağlanamamış olanı konuşmaz...
Bakıyorsunuz, eskiden beri bazı akademisyenlerdeki "toptancı yaklaşımlar" ve elbetteki her türlü "bilimsel veri ve tutarlılıktan uzak hükümler" tırmanışa geçmiş görünüyor...
Üstelik bunları yapanların çoğu profesör...
Önüne geleni ötekileştiren, kategorize eden, yok edilmelerini öğütleyen, ayrıştırma yöntemleri öneren;
ne demokrasiden, ne bilimden, ne hukuktan, ne inançtan ne de insanlığın evrensel birikimlerinden zerre kadar iz taşımayan bu değerlendirmelerin sahipleri ne yazık ki profesör ünvanına sahipler...
Ruşen Keleş Hoca'nın kulaklarımda her zaman yankılanan güzel bir sözü vardı: Akademisyen siyaset ve ticaretten uzak durmalıdır. Bilimsel çalışmalarına ve kimliğine gölge düşürür...
Peki bazı akademisyenler ne yapıyor?
Bakıyorsunuz akademisyenliğe devam ediyorlar, ama siyaset adına, ideolojisi adına, gurubu adına neredeyse kesip biçiyorlar, doğruyorlar, yaftalıyorlar, nesnellikten uzak iftiralarla dolu yazılar, tehditler kaleme alıyorlar...
Belki çok uç gelecek ama akademisyenlikle ideolojik ve siyasi beklentiler nedeniyle faşizan bir tutum bağdaşmaz... Bilimin ruhuna aykırı yöntemleri savunmak akademisyenlik değildir...
En kötü, en cani, en ahlaksız insanlar bile yargılanmadan mahkum edilemez... İnsan hakları diye birşey var, demokrasi ve hukuk diye birşey var... İnsanları ve kurumları yargılamak, ancak ve ancak
hukuk kurumlarının işidir...
Herkes herkese bu yöntemleri uygulamaya ve hiçleştirmeye çaba gösteriyor, mevsimini bulunca elinden geleni ardına koymuyor...
Biz bütün mevsimleri gördük... Türkiye her acıyı yaşadı...
Yanlış işler bunlar...
Siyaset yapmak isteyen akademisyen cübbesini çıkarsın, girsin siyasete ve ne istiyorsa söylesin...
Bizler tarafsız bir kürsüdeyiz... Öğrencilerimize, topluma tarafsız bir duruş sergilemeye mecburuz... Akademisyenliğin doğası budur...
Bu tarafsız duruşa bizi mecbur eden de bizatihi bilimin kendisidir...
Kendi ihtiraslarını gerçekleştirmek için insanları düşmanlaştıran ve ötekileştirenlerden kendilerine de, topluma da, ülkeye de, insanlığa da hayır gelmez...
İnsanların kimliğine bakmadan hakikatin, adaletin, hukukun, vicdanın yanında olmak akademisyenin adeta kaderidir...
Hangi kesim kusursuzdur?
Hangi ideolojinin, partinin, dini gurubun, mezhebin, etnisitenin, kültürün bağlıları gökten inmiştir?
Hiçbirinin...
O halde?

Neye taraf olmalıyız?
Kamu yararına, hukuka, bilimsel gerçeklere, demokrasinin evrensel birikimlerine, insana saygıya, ötekileştirmemeye...


Asla ideal bir akademisyen olduğumu iddia etmedim... Yanlışlarımı hatalarımı görmeye ve düzeltmeye çalışıyorum...
"Bilgiye sahip olarak doğmuş biri değilim. Yalnızca öğrenmeye ve öğretmeye çalışıyorum..." Konfüçyüs


30 Kasım 2014 Pazar

Demokrasi, Modernizm ve Eleştirel Kuram

Modernizm, özgürleştirici bir akım olarak ortaya çıktı. Ancak, "akılcılığı
araçsallaştırılarak" modernizmin özgürleştirici niteliği kayboldu, birey toplumsal düzen içinde "hapsedildi..."
Bir anlamda birey topluma feda edildi. Modernizm, artık "toplum mühendisliği"nin yegane aracı haline gelmiş oluyordu. İşte tam da bu nedenle postmodernizm, bireyin iradesini ve özgürlüğünü yeniden kendisine "iade etmek" amacıyla güçlü bir eleştiri olarak ortaya çıktı.
"Toplum gerçek, bilimsel bilgi nesnesidir..." Toplum, objektif bir gözle incelenebilir, analiz edilebilir, öğrenilebilir...
Toplumsal bilgiye, doğa bilimlerinde olduğu gibi objektif yaklaşım ve araçlarla ulaşılabilir...
Modernizm bir anlamda "dış gerçekliğin tek bir 'doğru temsil' biçimi olacağı" inancı üretmiştir...
Modernizm, her toplumsal yapıyı ve süreci "tek tipleştirmek" istediği için postmodern yaklaşımların doğmasına neden olmuştur.
Toplumu türdeş, bir örnek, homojen ve tek tip anlayışlarla "dizayn" etmek isteyen her yaklaşım modernizme yöneltilen eleştirilerden nasibini alacaktır...
İnsanlığın ulaştığı bu evrede, her kimlik, gurup ve düşünce daha fazla özgürlük alanı aramaktadır...
Bireyi toplumsal alana, tek tipleştirici süreçlere mahkum eden bütün yaklaşım ve anlayışlar kaybetmeye mahkumdur...
Farklılıkların/öznelliklerin iletişimi, varlığı, etkileşimi özgürlüklerin güçlenmesine katkı sağlayacaktır...
(Bu kısa notta İlhan Tekeli'nin "modernite aşılırken siyaset" isimli kitabından yararlanılmıştır...)

Per aspera ad astra!

19 Ekim 2014 Pazar

Herkese Saltanat veya Cumhuriyet Kurma Olanağı Var mı?

“Doğa Durumu”na Dönüş veya Atomizasyon

“Doğa durumu” (State of Nature), felsefede, siyasal düşünceler tarihinde ve yönetimin evrimiyle ilgili açıklamalarda sıkça kullanılan bir tanımlamadır.
“Doğa durumu” devletin, otoritenin ve toplumsal düzenin var olmadığı dönemleri anlatır.
Birçok düşünür “doğa durumunu” barışın ve güvenliğin olmadığı bir durum olarak da tanımlamaktadır.
Rousseau ise, doğa durumunu “barış” durumu olarak görüyor.
Doğa durumunu “savaş, çatışma, kargaşa” olarak görenlerin başında ise, devleti Leviathan (ejderha, su canavarı) olarak tanımlayan Hobbes geliyor...
Asıl anlamını da Hobbes’la birlikte buluyor. “Doğa durumu”, “devletin olmadığı” bir zamanı anlatıyor...
Doğa durumunda ne var?
Anarşi ve kargaşa var... Düzensizliğin hakimiyeti var...
Ne yok?
Devlet yok, güvenlik yok... Kuvvetlinin “haklı” olduğu bir “durum” söz konusu...
Doğal seleksiyon yasalarının hakimiyeti var: Güçlü olan yaşıyor, zayıf olan ayıklanıyor...
Peki, nasıl oldu da “devlet” ya da “kamu düzenini sağlayan güç” ortaya çıktı?
Hobbes, bu tarihsel dönüşümü şöyle açıklıyor:
“İnsanları barışa yönelten duygular şunlardır: Ölüm korkusu, rahat bir
hayat için gerekli şeyleri elde etme arzusu ve çalışarak onları elde etme
umudu. Akıl insanların üzerinde anlaşabilecekleri uygun barış şartlarını
gösterir. Bu şartlara doğa yasaları da denilir.”
Çünkü, doğa yasaları güce dayalıdır. Güçlü olanın belirleyiciliği baskındır...
O halde zayıfları, güçsüzleri ve toplumsal düzeni kim koruyacaktır?
Cevap: Elbetteki güçlü bir “devlet.” Bu devletin gücü nereden kaynaklanıyor? elbette hukuktan...
Devlet yoksa ne var? Tek tek güçlü olmaya çabalayan kabileler, aşiretler, klanlar ve sınıflar var...
Elbette bunlarında sürekli olarak kendi aralarındaki savaş ve kıyım var..
***
Devletlerin kaderine baktığımız zaman, 20. yüzyılın başlarına kadar monarşilerin ve  imparatorlukların hakim olduğunu biliyoruz...
Fransız Cumhuriyetleri de 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar kan ve kargaşadan başka bir şey getirmemiştir.
İmparatorlukların çözülüşü ulus devletleri ve cumhuriyetleri çoğaltmıştır.
Bir anlamda, geniş ve büyük imparatorluklardan ve devletlerden küçük (bazen birkaç yüzbin nüfusa sahip) devletlerin kurulması söz konusu olmuştur.
İmparatorluklardan ULUS devletler türemiştir...
ULUS devletlerden federasyon düzeninde “minik devletimsiler” türemiştir... 
Bunlar da yetmemiştir...
Devletler, bölüne bölüne neredeyse “kabile”, “aşiret” ve “feodal” döneme geri dönüşü anımsatacak bir sürece gelinmiştir... Avrupa ve başka bölgelerde yapılan tartışmalar, rahatsız edici boyutlara ulaşmaktadır, zaman zaman.
Bu tezi doğrulayacak en önemli örnekler “federal” devletlerdir...
Bölünmeyi ve atomizasyonu meşrulaştıran ve bir ulusal kimlik altında, küçük kimlikleri devletleştiren sistemler olarak “federal” yapılar, bu bölünme ve parçalanma krizine çözüm olarak ortaya çıkmışlardır...
İspanya, Belçika, İtalya ve Almanya’da bazen çok yüksek perdeden, bazen de cılız bir sesle “ayrılma” ve yeni bir “devlet” olarak ortaya çıkma “homurtuları” eksik olmaz... Ancak, demokrasinin ve zenginliğin avantajları bu sorunları çok da büyütmez…
***
Türkiye’ye gelince, Türkiye bütün dünyaya birliğin, beraberliğin, hoşgörünün ve saygının egemen olduğu bir geçmişin mirasyedisi durumunda...
Müslüman ve gayri müslim birçok unsurun yüzlerce yıl çatısı altında yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu, ardında onlarca devlet bırakmıştır...
Türkiye, 600 yıllık saltanat rejiminden sonra 23 Nisan 1920’de bütün Anadolu unsurları ile “Türkiye” adına ve ülkesine doğru yola çıkmış ve 1923’te de Cumhuriyet olmuştur...
Aynı unsurlarla kurulan Cumhuriyet, aynı unsurlarla bir arada yaşamayı başaramamış görünüyor...
Burada belirtilmesi gereken hem “unsurlarda” önemli arızaların olması, hem de bu unsurları bir arada tutan “iradede” zaman zaman önemli arızaların ortaya çıkması...
Bunlar elbette tamir edilebilir arızalar, ama...
Ama, Türkiye’de daha önemli ve tehlikeli hastalık: Genel olarak her kurum, kuruluş; her oluşum lideri, parti lideri, sendika lideri, yerel yönetici veya bazı merkezi yönetim kuruluşlarının yöneticileri kendi saltanatı veya cumhuriyeti peşinde koşmasıdır...
İlk bakışta belki hiçbiri böyle değildir, ancak bu saltanatlar “maskelenmiştir.”
“Olur mu öyle şey? diyebilirsiniz...
Olur, olur...
Etrafınıza dikkatlice bakınız: Yalnızca etnik, dini, laik, ırkçı v.b. nedenlerle güç peşinde koşanların çıkardığı kaos mu var?
Hayır, önemli yetkileri olan herkes neredeyse “demokratik kılıflar altında” kendisine bir saltanat veya cumhuriyet kurmuş bile...
Cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti, halkçılık v.s. bunların hepsi yalnızca “kılıf, maske, manipülasyon, görüntü...”
Bu saltanatların yalnızca adı,  “devlet” değil...
Fırsat bulurlarsa hepsi de devletini ilan edecek neredeyse....
Evet, abarttığımın farkındayım... Ama, anlatmak istediğim kendini çok ağır bir biçimde hissettiren bir "yönetim tutkusu"dur. 
***
Yazının başında belirttiğim gibi birliğe ve birlikteliğe gitmenin kavgasını verirken uygarlıklar, bizde “doğa durumuna” dönüş eğilimleri giderek güçleniyor...
Siyasi partiler arenasına bakarsanız, ne dediğim daha kolay anlaşılır...
Aynı çizgide 8-10 parti...
Neden?
Yaşasın lider saltanatı!...
İktidar olmazsanız da, “parti liderliğinin de tadına doyum olmuyor” ki…
Siyasi literatürümüz “Muhterem babamın partisi!” söylemini de arşivlerine kaydetti, hatırlayalım!...
Parti içi demokrasi olmadan, ülkede demokrasi beklemek hayalden öteye gitmez...
***

Memlekette koltuklar olağanüstü değerli, prestijli, vazgeçilmez, devredilmez, dokunulmaz özelliklere sahip ki, modern demokrasilere dönüp bakamıyoruz.
Bakıp da demokrasinin  katılım, değişim, çok aktörlülük, gençlere yer açma, ortak akıl gibi güzelliklerle yürüdüğünü göremiyoruz...
Her gurubun, kesimin, etnik unsurun özerklik peşinde koşması, sonra onların da ayrışması... atomizasyon ve doğa durumuna dönüş...
Umarım birlikte, çoğulcu demokrasiyle, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ile özgür bireyler olarak yaşamayı başarabiliriz...
Per aspera ad astra!

11 Ekim 2014 Cumartesi

Türklere ve Kürtlere Bir Mektup... Nereye Gidiyoruz Hep Beraber?

Terör olayları başlamadan, yani Türkiye’nin farklı bölgelerinde şehirler yakılmadan ve
insanlar ölmeden önce bir öğrencimden gelen mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bazı küçük değişiklikler yaptım. Yer isimlerini vs. çıkardım. Kimsenin alınmaması için bazı aktör, olay ve partileri çıkardım. Türkiye ve özellikle Güneydoğumuz çok ağır bir sınavdan geçiyor. Hiçbirşey göründüğü gibi değil… Vicdan gözüyle okumanız dileğiyle…
***
İşte o mektup:
Hocam, Merhabalar... Umarım iyisinizdir. Beni üzen bir konu olduğu için size yazmak istedim. Bugünlerde çok üzücü hatta zaman zaman gözyaşlarıma mani olamayacağım şeylere şahit oldum, sizinle paylaşmak isterim. Bir doğulu olarak bir yere ait olamamak neymiş onu öğrendim. Araf dedikleri şey böyle bir şey olsa gerek. Hocam bir tarafımda eskiden düşüncelerini ütopik olarak değerlendirdiğim insanlar var ve bunların ütopik olarak nitelendirdiğim düşünceleri artık ne yazık ki ütopik değil ve onların adım adım amaçlarına nasıl yaklaştığını görünce korkunç bir şekilde ürperiyorum uykularım kaçıyor korkuyorum diğer tarafımda ise bir doğulu çok çok iyi bir işe kalkışsa bile sırf doğulu olduğu için onu desteklemeyen hatta karalayan insanlar var ve bunlar Diyarbakır'dan sonrasının, hiçbir ayrım gözetmeden her hanenin yakılıp her insanın bile öldürülmesi gerektiğini düşünüyorlar ve bu da benim kanımı donduruyor. İki tarafa da dahil olamıyorum. (Bu düşünceleri abartılı bulanlar olabilir, ama biraz sosyal medyada dolaşırsanız daha korkunç olanlarını görebilirsiniz… a.ç.)
Bu yaşıma kadar hep babam bana her görüşe saygı duymam gerektiğini aslında her insanın kendi dünyasında haklı olabileceğini sadece tek bir doğrunun olmadığı söyledi. Bende her zaman her görüşe saygı duymak karşıdakini anlayabilmek için çok çaba sarf ettim ama ben anlayamıyorum hocam ne yazık ki bu iki tarafı da anlayamıyorum. Bir tarafımda okullar yakılıyor, okulların sadece sıraları duvarları tahtaları pencereleri zarar görmüyor bizim insanımızı ileriye götürecek olan kütüphaneleri kitapları yanıyor ve bu insanlar bunun acısını duymuyorlar alkışlıyorlar aferin diyorlar yeri geliyor polisler ses çıkartmıyorlar seyrediyorlar. Bir kürtçe uğruna o çocukların geleceği yanıp kül oluyor. Hangi dil hangi lehçe bir çocuğun geleceğinden daha önemli olabilir? Ve öyle aileler var ki çocuğunu maddi sıkıntılar içerisinde okutup ondan güzel bir gelecek bekliyor bu çocuklar bu şartlar altında nasıl bir geleceğe sahip olabilir ki ben anlayamıyorum bunu yapan insanları düşünüyorum babamın dediği şeyi yapmaya çalışıyorum o insanların kendi dünyalarını düşünmeye çalışıyorum ama anlayamıyorum.
 Onlar okulların kütüphanelerine zarar verirken birileri arafta kalmış insanları çocukları kurtarmak için eğitim için kitap toplamaya uğraşıyor elinde avucunda ne varsa köy okullarına harcıyor insanların kapısını çalıp kitap toplamaya çalışıyor 1 okula daha kütüphane kazandıralım diye uğraşıyor onun çabasını görünce insanın içi cız ediyor ve benim neyim eksik bende kapı kapı dolaşır kitap toplarım diyorum ama birileri kalkıp bana "tekrar okulları yaksınlar diye mi kitap gönderecez size" diyor ve ben ne yazık ki bu dönüş karşısında güçlü duramıyorum duygularıma gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Kendi topraklarımda bir şeyler yapmak için uğraşıyorum ama benim yaptıklarımı ya benim hemşehrim ya da batılı yurttaşım gelip yıkıyor. Ben ayakta duramıyorum güçlü olamıyorum yalnız hissediyorum kendimi. Benim niyetim asla Kürtleri karalamak veya herhangi bir siyasi görüşü savunmak değil. Ama ne olacak nereye gidecek bu durum ben geleceğimden geleceğimizden yarın anne olursam çocuğumun geleceğinden çok korkuyorum. Evet insanların dillerini konuşması çok güzel, haksızlıklara ve zulümlere uğramaması, Türkçe bilmeyen bir annenin çocuğuyla rahat bir şekilde dilini konuşması vs bunlar güzel şeyler ben onlar ağlarken biz şunları şunları yaşadık derken hatta bir ….. olarak gözümle bazı şeylere şahit olurken hak vermiştim. Evet bölge olarak yanlış, yapılmaması gereken şeylere maruz kaldık bazı şeylerden mahrum bırakıldık. Ama hocam şimdi her şey o kadar kötü ki...
Önceden yapılan yanlışlıkların daha fazlası yapılıyor. Ve ben kendi topraklarımda yabancılık çekiyorum. Kürtçe bilmediğim için yabancılık çekiyorum, onlar gibi düşünmediğim için yabancılık çekiyorum. Bu bölgede yaşıyorsanız, özgür bir seçim yapamazsınız. Mutlaka biryerlere dahil olmanız lazım. Ben dahil olamıyorum iki tarafa da. Ve yalnızım benim gibiler yalnız bu bölgede. İkisi aynı masada oturup plan yaparken burda çocukların kitaplarını yakıyorlar batıdaki vatandaşda size kitap yok depremde ölmediniz diyor. Hala iki taraf birbirini suçluyor. Kimse neden böyle, kim olayları bu hale getirdi demiyor. Ben ne yapacağımı bilemiyorum öyle mutsuzum ki. 20 senelik komşum çok doğal bir şeymiş gibi bana gelip Aponun kadınlar hakkındaki bir kitabından bahsedebiliyor Apoyu filan geçtim bir kitaptan bahsediyor o da kitap okuyor yani ama hemen peşine okulların yakılması için “bizim hakkımızı versinler yakmayalım” diyor.
 Nasıl bir tezattır bu nasıl bir zihniyet nasıl bir insanlık ben anlayamıyorum ve anlayamadığım için kendimi iyi hissetmiyorum. Ve en acısı da kendimi bir hiç gibi hissediyorum. Oradan oraya sürükleniyorum sanki sadece üzülüyorum tek yapabildiğim şey bu. Yarın olacakları biliyorum buradan öyle net görünüyor ki yarın olacaklar... Buralar literatüre ...... olarak geçtiğinde hocam belki ben ve benim gibi düşünenler bu coğrafyada nefes alamayacaklar. Önceden gülerdim bunların hayallerine şimdi ise korkuyorum. Devlet dairesindeki memur bile propaganda yapıyor bayrak diye nitelendirdiği bugünlerde her yerde gördüğümüz 3 rengi burnuna hızma koluna bileklik yapıp devletin dairesine geliyor… Hala Benim annem o Türk diye ötekileştiriliyor. Bu çözüm süreci birilerinin felaketi mi olacak yani? Soru saçma aslında bizim felaketimiz oldu bile. Karşı komşum bana tahammül edemiyor çünkü o manavdan meyve alırken bile Türkçe konuşmuyor nefret ediyor benimle Türkçe konuşmak zorunda kalacağı için onunla iletişimimiz çok sınırlı. Buradaki insanların durumu buyken gözümü ülkemin batısına çevirip nefes almak istediğimdeyse, başka bir “doğu nefreti”yle karşılaşıyorum.

Bir kadınsanız bu ülkede insanların size bakış açısı cinsel bir objeden ibaret. Saçınızdan gocunan insanlar var bu ülkede. Bir ülkede bu kadar tezat normal mi bilgim bunu cevaplamaya yetmiyor. Velhasıl bu ülkede kadın olmak zor, doğulu olmak zor, hem kadın hem doğulu olmak daha da zor. Ben bir doğulu olarak nerede nefes alıcam hocam? Ben kendi insanıma burda ki küçük çocuklara faydalı olmak için ne yapıcam? Nasıl güçlü olucam? Yanlışların içinde nefes alıp hakikati bağıramadan nasıl yaşıyacam? Ve en önemlisi bir kadın olarak bu ülkede statüm ne olacak? Yeni Büyük Güçlü Türkiye'den yazdım size bunları. Kusurum yanlış lafım olduysa affola... Saygılarımla...
Per aspera ad astra!

8 Ekim 2014 Çarşamba

Türkiye hepimizin…

Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder. George Orwell
Yöneticiler, gerçekleri söyleyenlere kulaklarını tıkamamalı ve dinlemeli...
Muhalif dahi olsa...
#TerörKarşıtıTeröristEylemler karşısında bütün siyasi hesaplar bir kenara bırakılmalı ve Türkiye tek yürek olmalı!
Teröre teslim olmayalım!
Birçok ilde "ilçelerde" sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Peki bu uyarıları "yıllardır" yapanlar neden dinlenmedi? PKK bu gücü nereden ve nasıl edindi?
Türkiye hem Doğu'nun, hem Ortadoğu'nun güneşidir. 
Kimsenin bu güneşi söndürmesine izin verilemez. "Aklı olan" Türkiye üzerine titremeli!...
Aynel Arap/Kobani'de sivil katliamı lanetlenmeli. Ama PKK'nın gidip Işid'i durdurması gerekirken, şehirleri yakması da lanetlenmeli.
PKK, Kürt vatandaşlarımızı/kardeşlerimizi hep kullandı. Kürdün okulunu, dershanesini, bankasını, hastanesini ve şehirlerini yakarak Kürde hangi iyiliği getirecek?
***
Evrensel kuraldır: 
1- Taviz tavizi doğurur... 
2- Terörist, teröristtir... 
3- Güvenliğiniz sağlam olmazsa, demokrasiniz de olmaz...

Kentleri yakıp yıkanlar;
Işid protesto ediliyorsa, bunun yeri Türkiye değildir; övündüğünüz PKK'nız var. Mehmetçiğe, polisimize kurşun sıkmak yerine, gitsin Işid'i durdursun PKK. 
Asıl, PKK'yı protesto etmelisiniz!
Devlet PKK yüzünden size ne eğitim, ne sağlık, ne yatırım, ne de diğer kamu hizmetlerini getirebiliyor.


***

Türkiye'yi Suriye veya Irak'a çevirme girişimi veya düşüncesi olanlar bilmeli ki, bu herkesin zararına...
Demokrasi şiddetle, yakıp yıkmayla gelişmez. 
Konuşmayla, diyalogla, müzakereyle demokrasi gelişir...
Türkiye yara alırsa, herkes yaralanır ve kaybeder...
Bunun için Türkiye'nin etrafındaki terör çetelerine bakmak yeterli...
Herkes aklını başına almalı...
Per aspera ad astra!