Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2015 Cumartesi

MEKTUP: TÜRKİYE'NİN BÜTÜNLÜĞÜ BU COĞRAFYADA YAŞAYAN HERKESİN DERDİ


Çanakkale Şehitliği’ne gittiğimde şehitlerin isimleri arasında memleketimden/ilçemden “Ahmet
oğlu Ali” adını görünce çok duygulanmıştım. Sonra baktım Ankara, Diyarbakır, Konya, Kerkük, Üsküp, Van, Hakkari, Kars, Trabzon, Bakü… Osmanlı coğrafyasının her köşesinden isimler… Ve hatta bu ülke için ölmüş Rum vatandaşların isimleri var şehitlikte… Türkiye böyle kuruldu, kimse kimseye Türk, Kürt, Sünni, Alevi, Doğulu, Batılı diye bakmadı. Bugünkü halimizden sanırım şehitlerimiz büyük utanç duyarlar; zira ayrımcılık yapmak için herkes elinden geleni yapıyor. “Kürt sorunu” diye diye sorun üretildi. Oysa olan “yönetim” ve “demokrasi” sorunuydu.
***
Şehitlerimiz geliyor, acılar diziliyor boğazımıza, kalbimiz paramparça ve ruhumuz perişan… Elbette evladını, eşini, babasını kaybedenler kadar bu acıyı hissetmemiz imkansız. Ateş düştüğü yeri yaktı kavurdu hep. Öyle olmasa terör belasından şimdiye dek kurtulurduk…
Terör örgütü hem cinayet işliyor -askerimizin, polisimizin şehit cenazeleri geliyor- hem de bölgedeki Türk, Kürt, Arap bütün vatandaşlarımızın yaşamını Cehenneme çeviriyor. Cizre’de olanlar tamamen PKK’nın eseri ve Kürtlerin haklarını savunmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmuyor. İnsanlık dışı bir zorbalık var o topraklarda. Terör örgütü ağır bir baskı kurmuş durumda.
***
Şehitlerimiz onmaz yaralar açıyor, büyük acılar yaşıyoruz.
Bu acılar ve olaylar Türkiye’nin diğer bölgelerinde Kürt vatandaşlarımıza karşı saldırılara neden oldu. Ağır provokasyon var, her tarafta… “Doğulu” ve “Kürt” nitelemeleriyle insanlara, iş yerlerine, işçilere saldırmak sadece PKK’nın amaçlarına hizmet etmektir. Kürtleri düşman görmek cinayettir. Kürtler de Türkler gibi bu ülkenin eşit yurttaşlarıdır. PKK’yı ve terörünü ve elbette işbirlikçilerini lanetliyoruz. Özellikle Batıda yaşayan Kürtlerden PKK’ya karşı gür sesler bekliyoruz… Ancak bu masum vatandaşlara saldırıyı meşru kılmaz, kılamaz. Kürtlerin elbette her fırsatta PKK’yı lanetlemeleri gerekiyor. Fakat unutmayalım ki, 30-35 yıldır bu halde devam eden terör belasının açtığı yaralarda Türklerin de Kürtlerin de, herkesin kabahati büyük… Zira, bu belanın bitmesi için bir “duygu birliği” veya “yürek birliği” oluşturamadık… Siyasi beklentiler, teröre karşı tek yürek olmayı engelledi hep… Yıllardır “profesyonel ordu” konuşuluyor, nerede? Nedenler çok, başka bir yazıya kalsın!
***
Öğrencilerim arasında ayrım yapmam, demokrasiyi yaşamaya çalışırım gündelik yaşamımda da. İnsana yaklaşımım her zaman “karakter, çalışkanlık, ötekine, Cumhuriyetin değerlerine, ülke bütünlüğüne, demokratik değerlere saygı” çerçevesinde olmuştur ve olmaya da devam edecektir… Tanımaktan kıvanç duyduğum bir Kürt öğrencimin mektubu, sanıyorum gerçekleri daha yalın olarak bize sunuyor. Bazı yerlerde kısaltmalar yapmak zorunda kaldım, kendisinin zarar görmemesi için.
Provokasyonlar ancak ve ancak bölücülüğe hizmet eder. Buyrun o mektup:
“Hocam merhabalar,
Şu güzelim doğada, yemyeşil dağlarda nasıl oluyor da insanlar ellerine silah alıyorlar bu yaşıma geldim hala anlamış değilim doğrusu. Bir kaç gündür özellikle sosyal medyayı takip etmemeye çalışıyordum çünkü uykularım kaçıyordu. Bugün biraz kendimi toparlayıp twittera girdim ve sizin paylaşımlarınızı görüp rahatladım yine. Bölge halkını pkk ile eşdeğer tutmamanız ve bunu dile getiren insanlardan birisi olmanız benim hayata daha sıkı bağlanmamı sağlıyor.
Hem Kürt olup hem de vatanına bayrağına derin sevgi ve saygı besleyenler var buralarda.
Eşlerini babalarını, oğullarını şehit veren Kürt kadınlar var.
Tayini çıkmasına rağmen gitmek istemeyen buralarda vatana hizmet etmek isteyen insanlar var.
Sizin gibi insanlar susarsa ne yaparız biz buralarda? Biliyorum vicdanlısınız susmazsınız ama yazmak istedim işte. Biz buralarda bir kaç ilimize göre rahatız şükürler olsun ki. Ama rahat yaşayamayan sıkıntı çeken o kadar çok insan var ki özellikle de bazı illerimizde. Bir arkadaşım anlattı: Seçimlerde ne yazık ki, başka tercih verilmemiş kendilerine. Pkk’nın vergi almasından tutunda mahkeme kurulmasına kadar öyle şeyler anlatılıyor ki şaşıp kalıyoruz.
***
Hocam bir gün buralar onların toprakları olursa yaşayamayız bizler buralarda.
Vicdanlı insanların susmaması lazım ki, bilsin insanlar bizlerin terörist olmadığını, buralarda da katil olmayan insanların yaşadığını, vicdanlı olduğumuzu bilsinler.
Sizin de bildiğiniz gibi her şehit haberinde gözyaşı döken insanlar var buralarda.
Bölünmesin ayrışmasın vatanımız diyenler çoğunlukta.
Sizlerin aydınlatması ile bu cahillik bitecek inşaallah. Gençler dağa gitmeyi bırakacak, şu kan emicileri daha fazla prim sağlayamayacak. En çok memleketinden çıkıp üniversite için il değiştiren Kürt gençleri kandırılıyor özellikle bazı illerdeki adı sanı duyulmuş üniversitelerde ne yazık ki gençlerimizi kandırıyorlar evladı avukat, doktor çıkacak diye üniversiteye yollayıp terör örgütüne katıldığını duyup paramparça olan nice aileler var.
Ilımlı, barışçıl konuşmak yerine barış kelimesini maske olarak kullanıp insanları dağa yönlendiriyorlar bazı yerlerde ve bunlar aydın diye geçiniyorlar. İnancımı yitiriyorum bazen umutsuzluğa kapılıyorum ya bir gün buralar vatan toprağı olmazsa diyorum ama sizler ve burada yaşayan vatanına milletine bağlı insanlar benim içime tekrar umut tohumları ekmemi sağlıyor.
Bir gün bitecek hocam… Bu kan duracak…
Bizler doğu ve güneydoğudan geldiğimiz için insanlarla tanışırken ek olarak bir parantez açıp Kürdüm ama pkkyı savunmuyorum gibi bir açıklamak yapmak zorunda kalmayacağız.
İnsanlar buralara gelirken çekinmesini ve korkmasını gerektiren bir şey olmadığını görecek. Siz canla başla insanlar ayrım yapmasın daha fazla şehit haberleri gelmesin diye çabalarken belki sizin de umutlarınız kırılmıştır, yeter artık demişsinizdir belki ya da buralardan ümidiniz kesilmiştir belki diye ben de size iyi haber vereyim dedim.
Bizler bu ülkenin vatandaşı olmaktan da aynı bayrak altında yaşamaktan da mutluyuz ve onurluyuz.
Birliğimiz bozulursa başımıza büyük felaketler geleceğinin bizler de burada farkındayız.
Umut ve barış ekenlerle terörü lanetleyip yaşamı ve hakkı, haklıyı savunanlarla bu ülkede bu pkk sorunu bitecek inanıyorum.
Bizler bu topraklarda huzurla yaşıyoruz Kürtler, Türkler, Araplar daha niceleri… Türk bayrağı, hepimizin bayrağı.
Ve huzurumuzu teröre borçlu değiliz bunun da farkındayız. Silahlanmayacak insanlar çünkü çok analar ağladı daha fazla gözyaşı ve kan görmek istemiyor kimse. Siz de umutsuzluğa kapılmayın…
Bazı haberlerde gösterildiği gibi teröristler bizim topraklarımıza ellerini kollarını sallayarak rahat giremiyorlar bazı zaaflarımız olsa bile o kadar savunmasız bir ülke değiliz, öyle göstermeye çalışıp buralara kimse gelip gitmesin hizmet edilmesin istiyorlar. Ama amaçlarına ulaşamayacaklar.
Bizler onlara fırsat vermedikçe vatandaşı tabanlarına alamadıkları sürece eriyip gidecekler. Umutluyum bitecek, siz de umudunuzu hiç yitirmeyin…”
***
Mektup böyle…
Türkiye’yi huzura erdirecek olan bu umuttur. Birlik ve beraberlik umudu…
Bölücülüğü, terörü, Türk Kürt, Alevi Sünni ayrımcılığını lanetliyorum. İnsanın insanlığı etnik kökenine ve aidiyetine bağlı değildir. Türkiye’nin birliği ülke insanını Türk Kürt, Doğulu Batılı diye ayırmamaktan geçiyor. Ayrımcılık PKK’nın yaptığı şeyin ta kendisidir.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞLARI ARASINDA AYRIMCILIK YAPMAK BÖLÜCÜLÜĞE VE TERÖRE HİZMET EDER… TÜRKİYE’NİN SURİYE OLMASINI İSTEYEN PKK, Türklerin provokasyonlara gelip Kürtlere saldırması için elinden geleni yapıyor. Bu tuzağa düşmeyeceğiz. Türkiye’nin güvenlik güçleri terör örgütüyle baş eder, yeter ki biz onların moral motivasyonunu bozmayalım. Yapabiliyorsak teröre karşı kamuoyu oluşmasına katkı sağlayalım, terörü lanetleyelim. Türk dünyasının ve İslam dünyasının yıldızı Türkiye’yi kimse dize getiremeyecektir. Devletin terörle baş edecek gücü ve iradesi vardır. Yeterki toplum, teröre karşı tek yürek olsun!
Per aspera ad astra! Engellere rağmen yıldızlara ulaşmaya çalış!

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Terör ve Türkiye






Uyan ey gözlerim, gafletten uyan! 

Türkiye, bir dev… Bölge ülkeleri içinde bir dev; Müslüman ülkeler içinde bir dev; geleceği olan, umut vaad eden bir dev…

Ama Avrupa’nın, ABD’nin, Japonya’nın, Güney Kore’nin gerisinde…
İstiyoruz ki, demokraside, ekonomide, hukukta, yaşam kalitesinde, sağlık ve esenlikte “en iyiler” içinde yer alalım.
***
Türk milleti tarihi yapan ve yazan bir millet; dünyaya şan veren, gurur verici izler bırakan bir millet…
Önce Selçuklu, Osmanlı… Sonra da Cumhuriyetle bu dev millet yoluna devam ediyor… 
Türk milletini aziz yapan şey, bütün çağları erdem boyasıyla  boyamasıdır; insanlığa insanlık öğretmesidir…
Bu millet Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Ermeni, Rum, Musevi, Bulgar, Yunan, Arnavut, Çerkes, Acem, Arapla birlikte yüzlerce/binlerce yıl bir arada yaşadı…
İmparatorluklar çağı çökünce, muasır medeniyet yolunda Cumhuriyeti seçtik…
***
Her yönetim periyodunda hatalarımız/günahlarımız oldu.
Ancak, her şeye rağmen çoğunun eleştirdiği, yerden yere vurduğu, beğenmediğiCumhuriyet ve kurumları sayesinde gördük ki, gerçekten ama gerçekten bölgenin süper gücü bir Türkiye varmış.
Özellikle de Arap Baharı diye yutturulan Cehennemin yaktığı coğrafyaları ve yıktığı ülkeleri görünce, samimiyetle “sen çok yaşa Cumhuriyet” demişizdir büyük bir çoğunluğumuz.
Elbette gelişmiş demokrasilerin standartlarında bir Cumhuriyet hepimizin özlemidir…
Şu an büyük sorunlar yaşıyoruz, ancak unutmayalım ki Türkiye her büyük krizden sonra çok daha ileri gitti, kalkındı, gelişti, hak ve özgürlükler konusunda çok büyük adımlar atıldı…
http://www.yenimeram.com.tr/uyan-ey-gozlerim-gafletten-uyan-140529.htm
Per aspera ad astra!

30 Haziran 2015 Salı

Türkiye'nin asıl sorunu ve Lady Gaga'nın Gagası

Türkiye'nin asıl sorunu aydınlarının, sanatçılarının, yazarlarının ve sözde okuyup
yazanlarının iki yüzlülüğüdür. Önceki gün "onur yürüyüşü" adı altında bir yürüyüş yapıldı. Ramazan ayının seçilmesi açık bir provokasyon herşeyden önce. Polisin gereksiz yere sert müdahale etmesi de, konuyu tam yürüyüşü düzenleyenlerin istediği yere götürdü ve yürüyüş dünya kamuoyuna yansıdı. Bu yansımanın sembol ismi de Lady Gaga oldu ve o da twitter hesabından Türkiye'yi gagaladı... Twitter'daki 48 milyon takipçisine Türkiye'yi şikayet etti. Kuşkusuz iyi olmadı...
Ama...
Batıda demokrasi ve hukuk kendi insanları için çok ileri düzeyde var, örnek alınmalı elbette. Bu ayrı bir konu. Ama Batının veya Batılıların Türkiye'nin kadim değerlerinin hayrına hiçbir şey söylemeyeceğine ve yapmayacağına da inanıyorum. A. Necad, İran Cumhurbaşkanı olarak ABD'ye gitmişti. Orada bir üniversitenin konferansında konuştu. Kendisini müthiş aşağıladılar ve sorular sordular. Sorulardan birisi de şuydu: İran'daki lgbt'lerin hak ve özgürlükleri yok, siz despot bir adamsınız! A. Necad da beklendiği şekilde bocalamış ve saçma sapan bir yanıt vermişti. Diyememişti ki, "Amerikanın/Batının kanlı elleri dünyanın üzerinde dururken, Aganistan'dan Sudan'a bütün coğrafya sizin sayenizde kan gölüyken ve sadece Irak'ta 3 milyondan fazla insan ölmüşken, siz bana bu soruyu soramazsınız. İnsanların yaşam hakkını elinden alanlar bana bu soruyu soramaz." Bunca katliam, cinayet, savaş, terör şu anda en azından Suriye'de, Doğu Türkistan'da, Irak'ta, Gazze'de, Afrika'da gırla giderken sözde uygar dünya neden izliyor? L. Gaga neden dünya kamuoyuna hergün mesaj vermiyor? Ve neden belli konularda gagasını açıyor? Ve Gaga sadece temsili olarak öne çıktı bu yürüyüş sırasında. Genelde Batılıların çoğu aynı tavır ve tutum içerisinde...
***
Hak hukuk meselesi ayrı. Anayasa'da herkesin hakkı ve hukuku tanımlanmıştır, ayrımcılık yapılamaz. Fakat, neden bu tür yaşam biçimleri "kamusallaştırılarak" özendiriliyor? Çok mu tercih edilmesi gereken bir yaşam tarzı bu? Ünlü sanatçı Özdemir Erdoğan, Türkiye'de Zeki Müren gibi sanatçıların çok kötü bir "rol model" olduğunu söylediğinde, adamı resmen linç ettiler. Oysa adamın söylediği şey çok farklıydı: "Herkesin tercihi kendine. Ama bu yaşam tarzının çocukların, gençlerin tercih etmesi gereken bir yaşam tarzı olamsı gerekiyormuş gibi empoze etmek; propagandasını ve reklamını yapmak yanlıştır..." Adam bunu söylemek istiyordu. Bir ara TV'lerde hep F. Ürekler falan vardı. Türkiye'de ortalama "sanatçı" profilinin temsilcisi olarak mı kabul edeceğiz bu insanları? Neyse, işin sosyo-psikolojik boyutlarına daha fazla girmeyeyim, şimdi beni de linç ederler...
***
Diğer bir nokta:
Oraya katılanlar LGBT'den daha çok PKK'lı terör grupları başta olmak üzere, sanki bütün yeraltı örgütleri ve bazı yazarlar, sanatçılar vs. idi. Siz şimdi bu sözde "hak" ve "onur" yürüyüşünün gerçekten iyi niyetli olduğunu söyleyebiliyor musunuz? Hükümeti eleştireyim derken, Türkiye'yi dünyada yıpratmaya yönelik her eylemi, her gelişmeyi alkışlamak ve bayraklaştırmak "aydın sorumluluğuna" mı giriyor? Özgürlük savaşçılığı mı oluyor?
***
Gelelim yıllardır beni kahreden soruya:
Bu tür yürüyüşlerde birleşenler, "hak ve özgürlük savaşçıları" neden kendilerine göre "ötekilerin" hak ve özgürlüğünde piyasada hiç görünmediler ve görünmüyorlar? Soruyu daha fazla özelleştirmeden, herkesin canını yakan bir sorun genelinde sormak istiyorum aslında. Mesela, Türkiye'nin 30 yıllık bir terör belası var. Hadi şimdi iktidara kızıyorsunuz. Eleştirebilirsiniz bu hakkınız. Ama bu sorun 30 yıllık... 30 yılı da aşan terör yılları... Bu sadece mevcut iktidar döneminde yaşanan bir sorun olmadı ki...
Dağ gibi generallerimiz, albaylarımız, yarbaylarımız, binbaşılarımız, yüzbaşılarımız, üsteğmenlerimiz, teğmenlerimiz, assubaylarımız; kınalı kuzularımız mehmetçiklerimiz, polislerimiz; öğretmenlerimiz, mühendislerimiz, korucularımız; bebekler, çocuklar, kadınlar, gençler 30 yıl boyunca şehit edilirken, katledilirken, bölge teröre boğulurken hep devlete saldırdınız, Türkiye'ye saldırdınız. Bir gün dahi terörü ve teröristi eleştirdiniz ve sokağa çıktınız mı?  Bölge insanımız terör kıskacında perişan edilirken söyleyecek hiç sözünüz yok mu? Terör, sizi içten içe mutlu mu ediyor? Devlet eleştirilebilir bir aygıttır. Elbette hepimiz eleştiriyoruz politikaları, uygulamaları. Ama peki sizden neden birgüne bir gün terörü "kınayan" bir cümle duymadık, duymuyoruz...
Bu cinayetleri bir eleştirseydiniz, "böyle hak aranmaz" deseydiniz...
***
Üst komşumun evinde bir şehit binbaşı fotoğrafı asılı. Bakmaya kıyamayacağınız bir adam, bir kahpe kurşunla şehit olmuş. Geride iki çocuk, bir eş ve yıkılmış hayatlar...
Bu sessiz ve onurlu insanlar için de bir sesinizi duysaydık da, "gerçekten bu insanlar samimiyetle herkesin hakkına ve hukukuna sahip çıkıyor" diyebilseydik...
Hep "şehit edebiyatı yapma" diyerek insanlar susturuldu ve bugün sorun nerelere geldi...
***
Türkiye'de herkesin hakkı ve hukuku teslim edilmelidir. Anayasa zaten bunu garantiye almış. Uygulamadaki sorunlar düzeltilmeli. Avrupa Birliği standartlarında bir hukuk ve demokrasi her yurttaşın hakkı kuşkusuz. Bu konularda sorunlarımız var, bunlar elbette düzelecektir.
Ancak, aydınlar samimi olmadığı sürece ve hep "istediklerinin, seçtiklerinin" hakkını savunduğu sürece hiçbir şey düzelmez. Genel olarak demokrasi ve insan hakları herkes için savunulmalı; yıkıcı ve bölücü etkinliklerde kendini paralamak kişiyi "aydın" yapmıyor...
Bu saptama her kesim için geçerli.
Sağcısıyla, solcusuyla, liberaliyle, muhafazakarıyla herkes, herkesin hakkını ve hukukunu savunmadıkça bu ülke huzuru zor bulur.
Herkesin önceliği Türkiye'nin birliği ve bütünlüğü olmalı; herkesin eşit hak ve hukuktan yararlanması olmalı...
Ve, aydınlar iki yüzlülüğü bırakmalı ve gerçekten aydın olduklarını göstermeliler... Bu ülke için can veren, hayatları kararan ve geride hayatları kararmış insanlar bırakanları gündemlerine almadıkları sürece; her türlü teröre ve teröriste karşı durmadıkları sürece boşuna çabalamasınlar...
Ne söyleseler boş...
En azından benim için...
Per aspera ad astra!

18 Mart 2015 Çarşamba

ÇANAKKALE "BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YER"

Çanakkale, "bir vatan kalbinin attığı yerdir..."Çanakkale, bir milletin dünyanın bütün kavimlerine (akvam-ı beşer) baş kaldırısıdır...
Özgürlüğünü, vatanını, birlikteliğini, beraberliğini korumak uğruna yüzbinlerin o "rezil istilaya" başkaldırısı ve toprağa düşüşüdür...
Bir milletin bütün unsurlarıyla (Müslim-gayri müslim; Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Azeri ve hatta Rum) var oluş destanıdır....
***
Almanya'da iken Auschwitz'e yani Polonya'daki Nazi toplama kampına gittim. Orada o kadar dramatik sahnenin içinde bir grup İsrailli ortaöğretim öğrencisini gördüm. Hüngür hüngür ağlıyorlardı... Dediler ki, İsrail özellikle orta öğretim öğrencilerini getiriyor buraya her yıl... Tarih bilincini ve milletine olanları unutmasınlar diye...
Japonların yine bütün orta öğretim ve lise öğrencilerini Hiroşima ve Nagazaki'ye götürdükleri ve "Unutmayın zayıf olursanız, düşmanınızın yakıp yıktığı yerlerde ot bile bitmez... Tarihi hep hatırlayın" anlamında mesajlar verdikleri bilinir...
Türkiye'nin Çanakkale'si Türkiye'nin tapusudur... Kanla yazılmış bir tarih var...
Türkiye'yi bir ve bütün tutacak ruh orada...
Çanakkale'ye gidenler görmüştür, şehitlerin mezar taşlarında yazan memleketler bölücülüğün ülkenin ruhuna ne kadar yabancı olduğunu gösteriyor... 

Orada herkes "Türkiye" ortak paydasında bu ülke için öldü... Sonra onların torunları bugün herbiri ayrı telden çalıyor... O mezartaşlarındaki memleketlerden: Üsküp, Kerkük, Musul, Bakü, Kars, Edirne, Diyarbakır, Konya, Hakkari, Ağrı, Ankara, Trabzon, Yozgat, İstanbul, İzmir... 
Kısacası bütün Anadolu tek yürek...
Şimdi o ruh nerede? 
Ortak değerleri kalmayan bir millete dönüşmek üzereyiz...
Ülkenin temel politikası olmalı: Türkiye'de Çanakkale Şehitliği'ni görmeyen kimse kalmamalı; görmeyenler kendisini eksik saymalı...
Sonsuz rahmet diliyorum, Çanakkale'yi geçilmez ve bu ülkeyi bize yurt yapanlara...
***
"Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. "
***
‪#‎Tam100YılÖnce‬
‪#‎18Mart1915‬
"Çanakkale Geçilmez"
Mustafa Kemal Atatürk...
Çanakkale'yi geçilmez kılanların ruhları şad olsun..
***
Per aspera ad astra!

11 Ekim 2014 Cumartesi

Türklere ve Kürtlere Bir Mektup... Nereye Gidiyoruz Hep Beraber?

Terör olayları başlamadan, yani Türkiye’nin farklı bölgelerinde şehirler yakılmadan ve
insanlar ölmeden önce bir öğrencimden gelen mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bazı küçük değişiklikler yaptım. Yer isimlerini vs. çıkardım. Kimsenin alınmaması için bazı aktör, olay ve partileri çıkardım. Türkiye ve özellikle Güneydoğumuz çok ağır bir sınavdan geçiyor. Hiçbirşey göründüğü gibi değil… Vicdan gözüyle okumanız dileğiyle…
***
İşte o mektup:
Hocam, Merhabalar... Umarım iyisinizdir. Beni üzen bir konu olduğu için size yazmak istedim. Bugünlerde çok üzücü hatta zaman zaman gözyaşlarıma mani olamayacağım şeylere şahit oldum, sizinle paylaşmak isterim. Bir doğulu olarak bir yere ait olamamak neymiş onu öğrendim. Araf dedikleri şey böyle bir şey olsa gerek. Hocam bir tarafımda eskiden düşüncelerini ütopik olarak değerlendirdiğim insanlar var ve bunların ütopik olarak nitelendirdiğim düşünceleri artık ne yazık ki ütopik değil ve onların adım adım amaçlarına nasıl yaklaştığını görünce korkunç bir şekilde ürperiyorum uykularım kaçıyor korkuyorum diğer tarafımda ise bir doğulu çok çok iyi bir işe kalkışsa bile sırf doğulu olduğu için onu desteklemeyen hatta karalayan insanlar var ve bunlar Diyarbakır'dan sonrasının, hiçbir ayrım gözetmeden her hanenin yakılıp her insanın bile öldürülmesi gerektiğini düşünüyorlar ve bu da benim kanımı donduruyor. İki tarafa da dahil olamıyorum. (Bu düşünceleri abartılı bulanlar olabilir, ama biraz sosyal medyada dolaşırsanız daha korkunç olanlarını görebilirsiniz… a.ç.)
Bu yaşıma kadar hep babam bana her görüşe saygı duymam gerektiğini aslında her insanın kendi dünyasında haklı olabileceğini sadece tek bir doğrunun olmadığı söyledi. Bende her zaman her görüşe saygı duymak karşıdakini anlayabilmek için çok çaba sarf ettim ama ben anlayamıyorum hocam ne yazık ki bu iki tarafı da anlayamıyorum. Bir tarafımda okullar yakılıyor, okulların sadece sıraları duvarları tahtaları pencereleri zarar görmüyor bizim insanımızı ileriye götürecek olan kütüphaneleri kitapları yanıyor ve bu insanlar bunun acısını duymuyorlar alkışlıyorlar aferin diyorlar yeri geliyor polisler ses çıkartmıyorlar seyrediyorlar. Bir kürtçe uğruna o çocukların geleceği yanıp kül oluyor. Hangi dil hangi lehçe bir çocuğun geleceğinden daha önemli olabilir? Ve öyle aileler var ki çocuğunu maddi sıkıntılar içerisinde okutup ondan güzel bir gelecek bekliyor bu çocuklar bu şartlar altında nasıl bir geleceğe sahip olabilir ki ben anlayamıyorum bunu yapan insanları düşünüyorum babamın dediği şeyi yapmaya çalışıyorum o insanların kendi dünyalarını düşünmeye çalışıyorum ama anlayamıyorum.
 Onlar okulların kütüphanelerine zarar verirken birileri arafta kalmış insanları çocukları kurtarmak için eğitim için kitap toplamaya uğraşıyor elinde avucunda ne varsa köy okullarına harcıyor insanların kapısını çalıp kitap toplamaya çalışıyor 1 okula daha kütüphane kazandıralım diye uğraşıyor onun çabasını görünce insanın içi cız ediyor ve benim neyim eksik bende kapı kapı dolaşır kitap toplarım diyorum ama birileri kalkıp bana "tekrar okulları yaksınlar diye mi kitap gönderecez size" diyor ve ben ne yazık ki bu dönüş karşısında güçlü duramıyorum duygularıma gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Kendi topraklarımda bir şeyler yapmak için uğraşıyorum ama benim yaptıklarımı ya benim hemşehrim ya da batılı yurttaşım gelip yıkıyor. Ben ayakta duramıyorum güçlü olamıyorum yalnız hissediyorum kendimi. Benim niyetim asla Kürtleri karalamak veya herhangi bir siyasi görüşü savunmak değil. Ama ne olacak nereye gidecek bu durum ben geleceğimden geleceğimizden yarın anne olursam çocuğumun geleceğinden çok korkuyorum. Evet insanların dillerini konuşması çok güzel, haksızlıklara ve zulümlere uğramaması, Türkçe bilmeyen bir annenin çocuğuyla rahat bir şekilde dilini konuşması vs bunlar güzel şeyler ben onlar ağlarken biz şunları şunları yaşadık derken hatta bir ….. olarak gözümle bazı şeylere şahit olurken hak vermiştim. Evet bölge olarak yanlış, yapılmaması gereken şeylere maruz kaldık bazı şeylerden mahrum bırakıldık. Ama hocam şimdi her şey o kadar kötü ki...
Önceden yapılan yanlışlıkların daha fazlası yapılıyor. Ve ben kendi topraklarımda yabancılık çekiyorum. Kürtçe bilmediğim için yabancılık çekiyorum, onlar gibi düşünmediğim için yabancılık çekiyorum. Bu bölgede yaşıyorsanız, özgür bir seçim yapamazsınız. Mutlaka biryerlere dahil olmanız lazım. Ben dahil olamıyorum iki tarafa da. Ve yalnızım benim gibiler yalnız bu bölgede. İkisi aynı masada oturup plan yaparken burda çocukların kitaplarını yakıyorlar batıdaki vatandaşda size kitap yok depremde ölmediniz diyor. Hala iki taraf birbirini suçluyor. Kimse neden böyle, kim olayları bu hale getirdi demiyor. Ben ne yapacağımı bilemiyorum öyle mutsuzum ki. 20 senelik komşum çok doğal bir şeymiş gibi bana gelip Aponun kadınlar hakkındaki bir kitabından bahsedebiliyor Apoyu filan geçtim bir kitaptan bahsediyor o da kitap okuyor yani ama hemen peşine okulların yakılması için “bizim hakkımızı versinler yakmayalım” diyor.
 Nasıl bir tezattır bu nasıl bir zihniyet nasıl bir insanlık ben anlayamıyorum ve anlayamadığım için kendimi iyi hissetmiyorum. Ve en acısı da kendimi bir hiç gibi hissediyorum. Oradan oraya sürükleniyorum sanki sadece üzülüyorum tek yapabildiğim şey bu. Yarın olacakları biliyorum buradan öyle net görünüyor ki yarın olacaklar... Buralar literatüre ...... olarak geçtiğinde hocam belki ben ve benim gibi düşünenler bu coğrafyada nefes alamayacaklar. Önceden gülerdim bunların hayallerine şimdi ise korkuyorum. Devlet dairesindeki memur bile propaganda yapıyor bayrak diye nitelendirdiği bugünlerde her yerde gördüğümüz 3 rengi burnuna hızma koluna bileklik yapıp devletin dairesine geliyor… Hala Benim annem o Türk diye ötekileştiriliyor. Bu çözüm süreci birilerinin felaketi mi olacak yani? Soru saçma aslında bizim felaketimiz oldu bile. Karşı komşum bana tahammül edemiyor çünkü o manavdan meyve alırken bile Türkçe konuşmuyor nefret ediyor benimle Türkçe konuşmak zorunda kalacağı için onunla iletişimimiz çok sınırlı. Buradaki insanların durumu buyken gözümü ülkemin batısına çevirip nefes almak istediğimdeyse, başka bir “doğu nefreti”yle karşılaşıyorum.

Bir kadınsanız bu ülkede insanların size bakış açısı cinsel bir objeden ibaret. Saçınızdan gocunan insanlar var bu ülkede. Bir ülkede bu kadar tezat normal mi bilgim bunu cevaplamaya yetmiyor. Velhasıl bu ülkede kadın olmak zor, doğulu olmak zor, hem kadın hem doğulu olmak daha da zor. Ben bir doğulu olarak nerede nefes alıcam hocam? Ben kendi insanıma burda ki küçük çocuklara faydalı olmak için ne yapıcam? Nasıl güçlü olucam? Yanlışların içinde nefes alıp hakikati bağıramadan nasıl yaşıyacam? Ve en önemlisi bir kadın olarak bu ülkede statüm ne olacak? Yeni Büyük Güçlü Türkiye'den yazdım size bunları. Kusurum yanlış lafım olduysa affola... Saygılarımla...
Per aspera ad astra!

23 Eylül 2014 Salı

Türkiye...

Seni boydan boya sevmişim, 
Ta Kars'a kadar Edirne'den. 
Toprağını, taşını, dağlarını 
Fırsat buldukça ovmuşum. 
Sen vatanımsın, ekmeğimsin 
Duyduğum, bildiğim zafersin yıllarca... Turgut Uyar
***
       Memleketim, güzel Türkiyem... 
Dünyanın en şahane coğrafyası...
Sayısız uygarlığın yükseldiği, kesiştiği, etkilendiği ve dünyaya yayıldığı coğrafya...
Dünyanın gözleri hep bu coğrafyanın üzerinde oldu ve hala da öyle...
Milattan öncesiyle ve sonrasıyla...
Türklerden önce ve sonra...
Önce bütün uygarlıklarıyla Anadolu, sonra Selçuklu, Osmanlı ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti...
***
1923-2014...
91 yıl...
Önce ayakta kalma mücadelesi...
Cumhuriyet’in, savaşın yılgınlıklarından kurtulma ve “yeni dünya”da var olma kavgası...
Gelenekle değişimin kavgası...
Dünyada I. Dünya Savaşı’nın ve ekonomik bunalımların getirdiği kaos...
Ardından II. Dünya Savaşı ve milyonlarca insanın ideolojik tutkular uğruna kaybı...
İnsanlığın “demokrasiyi” yeniden keşfi... 
1945
Her türlü zulmün önüne demokrasi ve insan hakları ile geçileceğine olan kesin inancın doğuşu...
Dünyanın iki ana cepheye bölünmesi...
Bir tarafta despotluklar, diğer tarafta demokrasiler...
Giderek güçlenen “temsili” demokrasi ve ardından “katılımcı” demokrasi...
Derken, Batılı demokrasilerin Sovyetlerin öncülüğündeki despotlukları yıkması...
Bloklar, duvarlar, zincirler paramparça... yerle bir, bütün sistemli zulüm imparatorlukları...
Demirperde bitti...
The END...

***
Dünya bir büyük gemi gibi zaman denen okyanusta bu büyük savruluşlarla rotasını bulmaya çalışırken, Türkiyem...
Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrasında rotasını tamamen Batıya, demokrasilere ve elbette ve özetle “insani” rejimlere çevirdi...
İnsanın ve insan haklarının öncelendiği, yüceltildiği, hukuk koruması altına alındığı rejimlere...
CHP tek siyasal aktör iken DP ikinci ve güçlü bir siyasal aktör olarak çıktı sahneye...
14 Mayıs 1950...
DP’nin iktidarı devraldığı ve önemli dönüşümlerin, gelişimlerin ve değişimlerin yaşandığı bir dönem...
Trajediyle biten bir dönem...
Demokrasinin ne CHP, ne DP, ne de önemli kurum ve kuruluşlarca hazmedilemediği, anlaşılamadığı bir dönemin acı ve utanç verici sonu...
O utancın “bayram” olarak kutlandığı yaklaşık 20 yıl...
Sonra, sağ-sol, Türk-Kürt, Alevi-Sünni eksenlerinde “kurgulanmış” kavgaların sahneye çıkışı...
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997...
Muhtıra, darbe, post-modern darbe... 
Senaryolar ve söylentiler bitmiyor...
Ötekileştirmesiz yaşayamıyoruz, bu güzelim ülkede...
Birilerinin varlığı, sürekli ötekilerin varlığına bağlı...
Yeşil Yol filminin bir sahnesinde dendiği gibi: Yorulduk be patron!
Bitsin artık ötekileştirmeler, hukuksuzluklar, kavgalar...

***
Çocuktuk, büyüdük, yaşlanıyoruz...
Ama, bu canım coğrafyada "kaos, kargaşa, senin yargın benim yargım”  gündemleri bitmiyor...
Demokrasimizin, hukuk çerçevesinde bütün sorunlarımızı çözebileceğine bir türlü inanamadık...
Bu inançsızlıkla da, birlikte yaşamanın güzelliklerine ve erdemlerine kapılarımızı kapatıyoruz...
Oysa bu coğrafyada “her türlü farklılıklarla bir arada yaşama” modelini yüzlerce yıl başarmışız...
Nedense, “erdemler” çıkar kavgalarının “erdemsiz” kılıfları haline gelmiş...
Demokrasi, nedense bu coğrafyada bir türlü rayına oturamıyor...
Yollar dönüp dolaşıp “yönetemeyen demokrasinin” ve “kaotik Türkiye’nin” kapısına varıyor...
Bu kapının arkasında üretilenler, toplumu çok yordu ve hala da yoruyor...
Bizim de Almanya, İngiltere, Fransa veya ABD gibi bir demokrasimiz olacak mı acaba?
Kaybetmenin kazanmak kadar olağan olduğu bir Türkiye...
İktidarın muhalefet, muhalefetin iktidar olabildiği bir Türkiye...
Sonra tekrar muhalefetin iktidar, iktidarın muhalefet olabildiği...
Böylece toplumsal ve siyasal dengenin sağlandığı...
İktidar değişimiyle, kurumsallaşmanın bozulmadığı...
Yani bir Almanya, İngiltere, Fransa'daki gibi... 
Basitçe değişim...
Basitçe kurumsallaşma...
Basitçe çoğulcu demokrasi...
Her kurum ve kuruluşun “yalnızca” kendine verilen görevleri yaptığı ve kendi görev alanının dışına çıkmadığı bir Türkiye...
Etnisitenin, dinin, tarihin, sembol kişilerin ve geleneklerin ayrılıkçı-yıkıcı süreçlere “alet edilmediği”; bu tür niteliklerin demokrasinin güçlendirilmesi için bir zenginlik olarak görüldüğü bir Türkiye...
Herkesin ve her şeyin olduğu gibi kabul edildiği... 
Dayatmaların olmadığı bir Türkiye...
Evet... Geldik gidiyoruz...
Ama kavgalardan, hırçınlıklardan çok sıkıldık artık...
Demokrasi, yaşam kalitesi ve insan onuruna yakışır bir yaşam istemeliyiz, bütün Türkiye için...
İsteyelim ki, gelecekten biraz olsun umutlanalım...
Cumhuriyetin ve demokrasinin kazanımlarını daha ileriye götürelim...
Daha da güçlensin Türkiye demokrasisiyle, ekonomisiyle, bilimiyle, kültürüyle, diplomasisiyle...
Kısacası, ölüm, ötekileştirme, kavga, kargaşa ve kaos yerine “hayatı”, "birlikte yaşamayı", "ötekine saygıyı" ve “demokrasiyi” alkışlayalım...
(2010'da yayınlanmış Yurttaşsız Demokrasi kitabından...)
Per aspera ad astra!

21 Ağustos 2014 Perşembe

Adalet Masalı: Karakuşi Mantık


Giderek daha fazla “şaşkın” hallere giriyoruz. Adalet dağıtanlarımız, bilim üretenlerimiz, kamu düzenini koruyanlarımız, ticaretle uğraşanlarımız... Bütün değer ölçüleri yerle bir olmuş durumda... Bu nedenle, “şaşılacak” hallerimiz, “şaşılmayacak” hallere dönüştü.Hemen her alanda liyakati mumla da, projektörle de arasanız nafile. Sanıyorum hızla uzaklaşıp kayboldu her türlü erdem...
İdeolojik saplantılar “gerçeğin” üzerine zifiri bir karanlığı oturtuyor. 
***

Bir adalet (!) hikayesi var... Aslında yalnızca “adaleti” anlatmıyor bu hikaye... Bir kokuşmuşluğu ve temel "insani" değerlerin nasıl yozlaştırıldığını anlatıyor...


Karakuşi adalete dair bir hikaye

Eski zamanların birinde, o dönemin deyimiyle “kadı”, günümüzün deyimiyle “yargıç” bir kişi kendine özgü “adalet” uygulamalarıyla efsaneleşmiş (!) ve hikayeleri çarpıcı bir biçimde günümüze kadar gelmiş.
Hakkında çok farklı hikayeler olan Hakim Karakuş’un uygulamaları “hükm-ü Karakuşi” diye veya “Karakuşi mantık” biçiminde günümüze kadar gelmiş. Karakuş hikayesini Süleyman Demirel’in meşhur ettiği de söylenir.
Her ne ise, öncelikle Karakuş’un adil (!) hükümlerinden birine yer verelim: Hırsızın biri gece hırsızlık peşinde koşarken, ne yapmış etmiş evin balkonuna ulaşmış... 
Balkonun tahtaları çürükmüş. Eee, sonuç malum: Paldır küldür aşağı düşmüş, ayağı kırılmış...
Doktora gitmemiş. Hemen “Karakuş Kadı”ya gitmiş: “Efendim, hırsızlık yapmak için bir evin balkonuna tırmandım, lakin balkonun parmaklığı çürükmüş, beni çekmedi, düşüp ayağımı kırdım... Balkonun parmaklığını çürük yaptırdığı  için ev sahibinden şikayetçiyim.

Evet, hırsızlık suçtur ama, benim ki hırsızlığa teşebbüs olduğu için, cezası ayak kırmak değildir."
Karakuş, adalet dağıtacak ya, hemen ev sahibini çağırmış: “Bre densiz, evin balkonunu neden sağlam yaptırmadın? Bak adam düşmüş ayağını kırmış”

Ev sahibi, hemen “yavuz hırsız hikayesini” ve başına gelecekleri anlamış: 
“Parmaklığı ben yapmadım ki kadı efendi hazretleri”
“Kim yaptı?”
“Filan marangoz yaptı!”
“Çağırın marangozu gelsin!”
* * *
Marangoz hemen bulunup getirilmiş ve o da olayı hemencecik kavramış...
Kadı Karakuş: “Behey marangoz, niçin balkonu çürük yaptın, tırmanmak, tutunmak isteyen hırsız düştü, ayağını kırdı!” 
“Efendim kabahat bende değil, ben balkonun parmaklığını yaparken, yeşil elbiseli bir hanım geçiyordu, çok güzeldi, herhalde gözüm ona takıldı, dalgınlığıma sebep oldu.”
“Kabahat o renkli elbiseyi giyen kadında..."
***
Kadı hemen emir vermiş:
“Gidin, o kadını bulun!” 
Kadını getirmişler, “Karakuş” da hemen kadına çıkışmış: “Be hatun, niye bu kadar göz alıcı elbise giyiniyorsun? Marangozun gözü senin elbisene takılmış, balkonu çürük yapmış, tırmanan hırsız da düşüp ayağını kırmış.”
Kadın hemen cevabı hazırlamış:
“Aman kadı efendi, elbiseyi diken terzinin suçu... Bu kadar göz alıcı yapmasını istemedim ki... Siz onu terziye sorun!”

* * *
Kadı hemen terziyi çağırttırmış:
“Gidin terziyi getirin!”
Terzi gelince “Kadı” kükremiş:
“Şu yaptığın işe bak, elbiseyi öyle göz alıcı dikmişsin ki, marangozun gözü takılıyor, çiviyi boşa çakıyor, hırsız da düşüp ayağını kırıyor!”
***
Terzi ne diyecek şaşırmış, “Karakuş” da hükmünü vermiş: “Gidin bu terziyi asın."

”* * *
Zaptiyeler bir süre sonra geri gelmişler:
“Efendim terzinin boyu idam sehpasına uzun geliyor!” 
Karakuş hemen talimat vermiş:
“Gidin, kısa boylu bir terzi bulun, onu asın!”

***

Bu tür tarihe mal olmuş örnek hikâyeler boşuna değil. Tarihi ve kültürü unutmamak lazım.
Zira tarih tekerrürdür!
Bir de Karakuş Kadı'nın "ördek, göz, hamile kadın, yahudi" hikayesi var.
Sonu "hay adaletinle bin yaşa kadı efendi" diye bitiyor.
Onu da siz bulup okursunuz.
Esenlikler dilerim.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

12. Cumhurbaşkanı

Türkiye, 12.Cumhurbaşkanı'nı seçti. Hayırlı uğurlu olsun...
Sayın Recep Tayyip Erdoğan 12 yıldır iktidarda.... Bütün imkanlarıyla seçime asıldı, olağanüstü bir çaba gösterdi ve seçimi kazandı.
Elbette kazananı tebrik etmek, milletin tercihine saygı duymaktır...
Sandığa saygı mutlaktır.
Karşısında tek cephe birleşilmesine rağmen, Türk siyasi hayatının en önemli başarılarından birisini elde eden Erdoğan her türlü takdiri ve tebriği hak etmektedir.
Artık hepimizin yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan.
***
Muhalefet tarihinin en önemli hamlesini yaptı ve tek adayda birleşti... Buna rağmen kazanamadı...
Neden?
Çünkü, bir tane bile miting yapmadı... Bazı ilçelerde ve salonlarda küçük toplantılar o kadar...
Oysa muhalefet partilerinin Türkiye'yi karış karış dolaşması gerekiyordu...
Bunu muhalefet yerine, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan yaptı...
Ne Ramazan dinledi, ne bayram...
Muhalefet herhangi bir ilde esaslı bir miting bile yapmadı...
Tarz olarak doğru bulmasam da, Türkiye'de seçim propagandası mitinglerle yapılıyor...
Bunu görmezden gelemezsiniz...
Bu kadarlık çabaya, muhalefetin bu oyu alması da başarı sayılabilir...
***
Erdoğan 55 milyon seçmenin 20 milyonundan oy alarak Cumhurbaşkanı oldu. Yani seçime gitmeyenler ve diğer adaylarla birlikte 35 milyon seçmenin oyu yok Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı'nda...
Anket firmaları seçimin kaybedenleri arasında...
***
Millete hakaret edenler; koyun, aptal, cahil diyenler millete hep tepeden bakanlar milletle iletişim kuramayanlar; halkı anlayamayanlardır...
Kimsenin seçmene hakaret etme hakkı yoktur...
Millete hakaret ederek hiç kimse bugüne kadar seçim kazanamadı...
Sosyolojik dinamikleri bilmeyenler hep kaybetti ve kaybedecek...
Doğrudur, orantısız bir seçim kampanyası vardı; Erdoğan bütün olanaklarını kullandı...
Fakat muhalefet Türkiye'yi karış karış dolaştı da, Erdoğan mı engel oldu?...
***
Ayrıca Erdoğan'ın dini ve milli sembolleri fazlasıyla kullanması, seçim söyleminin içinde ustaca yerleştirmesi vatandaşı etkiledi...
17-25 Aralık darbe girişimindeki olumsuz algıyı tersine çevirmeyi başaran Erdoğan, seçmenlerin çoğu tarafından karizmatik lider ve tek seçenek olarak görüldü.
***
STK'lar, medya ve etkileyici bir kamuoyu çalışması Erdoğan'ı mutlak galibiyete taşıdı.
İktidar belediyelerinin sosyal yardım ve etkinlik kapsamında olağanüstü çalışmaları var... Halkla sürekli etkileşim halindeler...
Ayrıca, belediyelerin sosyal yardım adı altında yaptıkları "sosyal iletişim" çalışmalarını da unutmayalım...
Bunlar en etkili seçim çalışmalarıdır...
Seçimler mahallede kazanılıyor...
Vatandaş, kendisini kim daha fazla muhatap alırsa onun yanında oluyor...
Desteklediği parti veya belediyenin işlerini doğru yapıp yapmadığıyla ilgilenmiyor...
İktidarda olmak zaten seçim propagandası için ayrı bir avantaj, güç ve motivasyon... Vatandaş daha sempatik bakabiliyor...
Muhalefet de çalışmayınca, Erdoğan 9. seçim zaferini kazanmış oldu...
Alnının teriyle, emeğiyle ve deyim yerindeyse tek başına kazanılmış bir zafer bu.
***
Türk siyasal hayatının normal kronolojisi açısından bakıldığında Erdoğan'ın 9 seçimlik zaferinin bir benzerini göremezsiniz...
Tarihte ilk ve benzersiz seçim zaferlerinin lideri olarak Türk siyasal hayatında yer aldı...
Tarafsız bir gözle baktığınızda, içeride ve dışarıda birçok siyasetçinin gıpta edeceği bir başarıdır bu...
Muhalefet 12 yıldır sürekli seçim kaybetti ve Erdoğan'ı bir "koalisyona muhtaç" hale bile getiremedi...
Muhalefet öncelikle il teşkilatlarında perişan durumda, adı sanı duyulmuyor; varlığından yokluğundan kimse haberdar değil...
O meşhur sözü unutmayalım: Hiç kimse sizin okyanusta karşılaştığınız fırtınalarla ilgilenmez... Gemiyi limana getirip getirmediğinize bakarlar...
***
Muhalefet seçim kazanmak zorunda...
Seçim kazanmadan iktidar olunmuyor...
Demokrasi kadro değişimlerine dayalı bir rejimdir...
Mutlaka farklı görüşlerin ve kadroların iktidara gelmesi gerekir...
Nöbet değişimi şart...
Ama sandık ne diyorsa o!
Elbette halk tercih ettiği sürece kazanan parti iktidar olmayı hak etmiştir ve edecektir... Buna kimse itiraz edemez...
CHP 1946'dan bu yana tek başına iktidar olabilmiş değil...
MHP'nin belli bir sınırı var ve o sınırları zorlayamıyor...
Ancak, 12 yıldır AK Parti karşısında adeta seçim kazanmamak için çalışan bir muhalefet var...
Neden?
Bunu kimse bilmiyor...
Muhalefetin oy oranı yıllardır yerinde sayıyor...
***
Muhalefetin kendini iyi bir gözden geçirmesi gerekiyor...
Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı ağır iç ve dış sorunlar var...
Çok sıkıntılı günler bizi bekliyor...
Bu atmosferde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi umarım hayırlara vesile olsun...
Seçimi kazanarak 12. Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan tebrik edilmeyi hak ediyor...
Eleştirilerimiz, demokrasi ve hukuk açısından sorunlu gördüğümüz söylem ve uygulamalara dair itirazlarımız demokrasi gereği...
Demokraside kurumlar ve kurallar önemlidir...
İnsan hakları, kuvvetler ayrılığı, adalet ve hukukun üstünlüğü yüceltilmelidir...
***
Önemli olan Türkiye'dir, demokrasidir, çoğulculuktur...
Cumhuriyetin kazanımlarıdır, kurumlarıdır... 
Biz buradayız; her daim "hukuk, adalet, eşitlik, vicdan, demokrasi ve Türkiye" demeye devam edeceğiz...
Yeni Cumhurbaşkanımız hayırlı olsun, Türkiye'nin gittikçe yükseldiği; demokratik, ekonomik, kültürel zenginleşmenin arttığı bir dönem ve gelecek diliyorum...

Per aspera ad astra!

1 Mayıs 2013 Çarşamba

ENDİŞELİ TÜRKLER!


Irkçı bir başlık kullanmamışımdır umarım. Zira, bu coğrafyada Türklerin de yaşadığı biliniyor…
İşin şakası bir yana, 1064’ten beri Türkiye coğrafyasında yaşayanlara Türk demiş bütün dünya… Bu nedenle kullandığım başlıktan ötürü umarım kimse beni “ırkçılıkla” suçlamaz… Dünyanın bildiği ve kabul ettiği bir hakikattir bu…
Irkçılık nefret edilecek bir tutum ve davranıştır. Ancak, insanların aidiyetlerini ve tarihin ürettiği büyük kimlikleri de yok sayamazsınız. Son dönemlerde Türkiye’de her türlü “etnisite” tartışmaları ve kavramları günlük yaşamı tutsak almışken, nedense “Türk” kavramı büyük alerji uyandırıyor. Belki de bazı siyasi grupların daha fazla sahip çıkmasındandır, bilemiyorum. Oysa, Türklük kimsenin tekelinde ya da ipoteğinde değildir. Bütün Türkiye’yi tanımlayan bir sıfattır…
***
Gelelim “endişeli” Türklere…
Yakın geçmişte (2010 sonrası), önce “endişeli modernler” sonra da “endişeli muhafazakarlar” tartışması yaşandı akademik ve siyasi çevrelerde…
Binnaz Toprak’ın başını çektiği “endişeli modernler” hakkında birçok yazı yazıldı. Onlardan birinde Fuat Keyman 2010’da şöyle yazmış:
“Eyüp Can’ın onu tanımladığı sıfatla, o bir “Endişeli Modern”. Toprak, Türkiye’nin hızlı dönüşümündeki kültürel ve toplumsal risklerden, AKP’nin yasama ve yürütmedeki, hatta şimdi yargıda da oluşan gücünden ve “sosyal muhafazakârlaşma” olarak adlandırılan eğilimden endişe duyan ve bu endişesi etkisiz muhalefet yüzünden daha da artan bir “endişeli modern”. 
“Binnaz Toprak yalnız değil. Endişeli modern, sayıları giderek artan ve yüzde 10 civarında bir katmanı oluşturan toplumsal ve kültürel kimliği tanımlıyor. Kentli, eğitimli, orta ve orta-üst sınıf üyesi, endişeli ama aynı zamanda demokrasiye bağlı, Türkiye’nin AB sürecine destek veren, beraber yaşamayı benimseyen bir toplumsal ve kültürel kimlik bu. Binnaz Toprak ve onun gibi endişeli modernler, sosyal muhafazakârlaşmanın ve güçlü tek parti hükümetinin birlikte varolmasından ve YÖK, HSYK vb. kurumlarda bugün yaşadığımız bir otoriterlikten bir diğerine geçişten, kurumsal aşırı güçlenmeden, güç yoğunlaşmasının toplumu belli bir kimliğin egemenliği altına sokma riskinden ve farklı olanların dışlanmasından rahatsız.” 
“Endişeli modernler” AK Parti’nin güçlenmesinden bir hayli rahatsızdılar ve hala da çok rahatsızlar… Ama eskisi kadar etkili “kamuoyu oluşturma gücü”nden mahrum bulunuyorlar.
Endişeli modernlerin “endişeleri” ne kadar haklı, tartışılabilir kuşkusuz. Nitekim uzun süre tartışıldı. Empati ve etkileşim süreçlerinin Türkiye’de hep sorunlu olması bu tür endişeleri körüklüyor.
***
Sonrasında “endişeli muhafazakarlar”ın sayıca daha fazla olduğu söylendi. Bu konuda birçok makale yazıldı, TV programı yapıldı.
Muhafazakarların da başta başörtüsü olmak üzere birçok konuda “endişeli” olduğu; Cumhuriyet tarihi boyunca muhafazakar değerleri yaşamaktan mahrum bırakıldığı; laik kesimler karşısında sürekli “dezavantajlı” bir konumda tutulduğu; siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamın “yoksun ve yoksulları” olduğu ve sürekli mağduriyetler yaşadığı şeklinde tezler tartışıldı.
Kuşkusuz bugünkü siyasetin yükselmesinde bu mağduriyetlerin rolü çok büyüktür.
***
Şimdi “endişeli modernler” ve “endişeli muhafazakarları” da içine alan, sayıca çok daha geniş olan “endişeli Türkler” dönemi yaşanıyor…
Bir tarafta 2003’ten bu yana Türkiye’yi ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal anlamda sarsıcı bir dönüşüme tabi tutan, hatırı sayılır bir sosyo-ekonomik kalkınmaya imza atan ve başarılı olan bir hükümet var, diğer tarafta bunların çoğuna olumlu baksa da, terör sorunu temelinde büyük “endişeler” yaşayan “Türkler” var… Sadece terör sorunu değil, dış politikada da çok yanlış adımların atıldığını düşünenlerin sayısı bir hayli fazla…
Çözüm sürecinin tezleri: 30 yıldır süren kanlı bir terör dönemi var. Bu dönemin sona ereceği bir mevsimdeyiz. Adına “çözüm süreci” denen gelişmeler çerçevesinde birçok operasyon, gelişme, tartışma, değişim ve dönüşüm yaşanıyor. “Akil adamlar” adı verilen bir grup Türkiye’yi dolaşıyor, ne için olduğunu henüz kimse bilmiyor…
İşte bunların çoğu bazı “Türkleri” endişelendiriyor… “Endişeli Türkler” kanın durması, şehit haberlerinin gelmemesi, Türkiye içine sokulan “bölücü fitne”nin Türkiye topraklarını terk etmesi, muazzam tarih yolculuğunda “kader arkadaşları ve kardeşleri olan Kürtler”le aralarına sokulmaya çalışılan bozgunculuğun önlenmesini samimiyetle istemektedirler.
Bu anlamda sürece destek veren ortalama Türklerin sayısı bir hayli fazla… Onlar, kimin adına Türkiye’yi kana boğduklarını bildikleri fitne ocağı olan terör örgütü ve uzantılarının Türkiye’ye artık ayak bağı olmasını istemiyorlar. Kürtlerin, Alevilerin, muhafazakarların… Kısacası sağdan ve soldan her türlü düşünceye sahip olanların özgürce hak ve hukukunu yaşamalarını istiyorlar…
Fakat bu süreçte terör örgütünün muhatap alınmasını son derece yanlış buluyorlar…
***
Bu yüzden, endişe çok…
“Başkanlık sistemi, federalizm, Büyükşehir Kanunu, İmralı’daki terör örgütü liderinin serbest bırakılması, Güneydoğu’nun Türkiye’den koparılması, Kandil’in muhatap alınması ve siyasi aktör haline getirilmesi” gibi söylence ve tartışmalar Türkleri ziyadesiyle endişelendiriliyor… Akil adamların büyük bir kısmının geçmişte bölücü söyleme destek veren isimlerden oluşması, endişelendiriyor…
Akil adamlar içine alınan bazı isimlerin “Türk Bayrağı”nı bile tartışması, bölücü teröristlerin yaşattığı acıları ortaya koyan TRT’deki bir diziyi tartışmaya açmaları, endişelendiriyor…
“Çözüm süreci” denilen sürecin sürekli olarak getirileri kamuoyuna pompalanıyor ve mevcut siyasi yapının gittikçe güçlenmesi sağlanıyor. Muhalefet cılız zaten, kamuoyu oluşturamıyor ve bu konularda katkı da sağlayamıyor. Oysa bu sürece omuz verenler “babalarının hayrına” mı omuz veriyor? Bu sürecin Türkiye’den “götürecekleri” neler? Kimse bilmiyor… Bu da endişeli Türklerin endişesini büyütüyor.
“Bize güvenin” deniyor. Demokrasilerde böyle bir önerme kabul edilemez. Demokrasi bütün süreçlerin açık bir biçimde işlemesini gerektirir… Güvenmek için elde açık veriler olması gerekir. Evet, “analar ağlamasın” ama kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlıklarla yürütülen sürecin, yarın daha fazla “anaları” ağlatmayacağını kim garanti edebilir? En azından muhalefet liderlerinin bilgilendirilmesi gerekirdi.
“Endişeli Türklerin” Kürtlerle bir sorunu yok. Endişeli Türkler, Kürtlerin kanlı terör örgütüne destek vermeyeceğini de biliyorlar. Terör örgütünün en büyük acıyı ve zulmü Kürtlere yaşattığını da biliyorlar… Orada olanların, terör örgütünün tehditlerinden kaynaklandığını da biliyorlar… Kürtlerin her türlü hak ve özgürlüklerini yaşamasını da istiyorlar. Geçmişte yapılan ihmallerden yararlanan kanlı örgütün, Kürt vatandaşların temsilcisi olmadığına inanıyorlar…
Bölücü terör örgütüyle her türlü müzakere ve diyalog olanakları oluşturulurken, CHP ve MHP’yle çok sert bir diyaloğun yürütülmesinden de endişe ediyorlar. Hükümetin, CHP ve MHP ile diyalog kurması, bölücü örgütle diyalog kurmasından daha mı zor?
Başbakan’ın “Milliyetçilik ayaklarımın altındadır…” “Bir avuç çapulcu” gibi söylemleri kabul edilebilir değildir. Milliyetçilikle ırkçılık özdeş değildir. Demokratik haklarını kullanıp birtakım gelişmelere tepki gösterenlere de “çapulcu” demek ancak o kesimlerin “öfkesi”ni büyütür… Sonuçta her demokratik tepki “çapulculuk” olarak nitelenirse, demokratik süreçler büyük zarar görür… “Çapulcu” olmamak için illa hükümetin kayıtsız şartsız desteklenmesi mi gerekir? Demokrasinin ruhuna aykırı açıklamaların hükümetten gelmesi çok sıkıntılı bir durumdur.  Demokrasi, tek parti egemenliği demek değildir…
Endişeler giderek büyüyor… Kapalılık ve gizlilik çok rahatsız edici… İnşallah bu kan durur… Bunun mimarının AKP olmasından kimsenin rahatsızlığı yok… İnşallah AKP başarır…
Ama, “neyin karşılığında” sorusunun cevabı yok… Ve bu, endişeler her geçen gün daha da büyüyor…
Kim bu “endişeli Türkler?” Bence “bir kısım” muhafazakarlar, milliyetçiler, merkezdeki ve “ortanın solundaki” solcular… Saydığım kesimlerin tamamı değil elbette, “bir kısmı…” Ama önemli bir çoğunluk olduğunu düşünüyorum…
***
Son söz de muhalefete… Mahir Kaynak’ın Pazar günkü yazısından bir cümle:
“Türkiye’de siyaseti iktidarı düşürmek olarak anlamak yerine ülkenin sorunlarına çözüm üretmek ve gelişmeler iktidara yarasa bile kendi çıkarımızı değil ülkenin sorunlarından kurtulmasını sağlamak olarak anlamak gerekir.”
Muhalefet olmak gözü kapalı her şeye “hayır” diye haykırmak değildir.  Bu tavır muhalefeti daha çok zayıflatıyor…