HAYATA ANLAM KATAN SÖZLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYATA ANLAM KATAN SÖZLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2020 Cumartesi

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI VE ÖLÜMÜ

Korona virüsü nedeniyle, her gün yüz binlerce insanın ölümünü, milyonlarca insanın korkularını izliyoruz. Farklı ülkelerdeki ölümler artık istatistik yarışına döndü. Her şey insan içindir ve insan her şeyi içselleştirebiliyor. Peki ölüm, anlamlar dünyasında nasıl bir yere sahip? Varlığı sonlandıran, yaşamı geçici bir durum olmaktan çıkaran ölüm üzerine ne kadar düşünüyoruz? Bir düşünme denemesi yapmak istedim, buyrun:

Doğduğun an, her an ölebileceğin bir yolculuğun başlangıcıdır. O anda da, yüzyıl sonra da ölebilirsin. Var olmak muazzam bir armağan insan için. Ölmek o armağanın geri alınması mı? Varlığın başka bir boyutta devam etmesi mi? Anlamlar dünyanıza göre değişiyor yanıtlar.

Felsefi bir tartışmaya girmeyeceğim. Yanımızdan yöremizden her gün yakınlarımız, dostlarımız ve tanımadığımız insanlar eksiliyor. Böyle bir yazı yazma düşüncesi, bir arkadaşımın bir yakınının vefatı üzerine, “90 yaşındaydı, biz o kadar yaşasak daha ne isteriz” cümlesinden ortaya çıktı. O anda şunu düşündüm: 50 yaşında ölmekle 90 yaşında ölmek arasında ne fark var ki? Sonuçta öleceksin. Yalnızca ne kadar yaşayacağını bilmiyorsun. Nice tarihi kişilikler var ki, yalnızca 35 yıl veya 30 yıl yaşamışlar. Ama hâlâ insanların düşünce dünyasında yaşıyorlar. Hâlâ insanlığa ışık tutuyorlar veya “ibret” oluyorlar. Hz. İsa 33 yaşında çarmıha gerilmiş; Büyük İskender 33 yaşında ölmüş mesela… Ama hâlâ yaşamıyorlar mı? O halde “kaç yıl” yaşadığın mı önemli, “nasıl” yaşadığın mı önemli? Sanırım, “nasıl yaşadığın” daha önemli.

Kimse ölmek istemez elbette, ölüm istenmez. Ancak, kaçınılmaz bir son olduğu da genellikle unutulur. Unutulduğu için de, insanlar bırakın birtakım değer yargılarını, insanlığı bile unutur! Sanırım sorun burada…

En ağır hastalığa müptela olan, yaşı yüzü geçmiş insanlar bile hep bir gün daha yaşamak ister. Ölüm korkusu insanın genlerine işlemiştir. Öleceğini bile bile, niçin korkar ki insanlar ölümden. Filozof Montaigne, “benim görevim insanlara ölümden korkmamayı” öğretmektir der, başka birçok filozofun da söylediği gibi. Sokrates, Atina demokrasisinin hukuk katliamı sonucunda idama mahkûm edilince dostları feryat figan ederken, güle oynaya ölüme gidiyordu ve “Size hayret ediyorum. Ben ölüyorum diye niçin üzülüyorsunuz? Ben Tanrıyla buluşacağım ve dostum Homeros’la sohbet edeceğim. Ölümden korkacak ne var” diyordu.

Yine Antik filozoflardan birisi, “Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum. Neden korkayım ki ölümden” diyerek, ölüm korkusunu hiçleştirmiş sanki. Mevlana’nın Şeb-i Arus yolculuğu, ölümü bir düğüne dönüştürmedi mi? Demek ki, “ölümü içselleştirmek ve anlamak” yaşamı güçlendiriyor ve aslında eğer ölümün “anlamını” kavramışsanız, yaşamda daha güçlü yolculuklar yapabiliyor ve izler bırakabiliyorsunuz.

Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ın oldukça ünlü Stanford Üniversitesi mezuniyet konuşmasında dediği gibi, “Hiç kimse ölmek istemez, Cennete gitmek isteyenler bile. Oysa hiç kimse bugüne kadar ölümden kaçamamıştır. Ölüm aslında hayatın en güzel yanlarından biridir. Ölüm olmasaydı, yeni gelenlere yer açılmazdı ve dünya yaşanmaz hale gelirdi. Şu anda siz ‘yenisiniz’, ama bir süre sonra siz de ‘eskiyeceksiniz’ ve sonra sizden sonra gelen yenilere yer açılacak. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu!” Steve Jobs gibi muhteşem bir beyin, 56 yaşında göçüp gitti dünyadan. Hemen herkesin sevdiği Barış Manço 56 yaşında, Kemal Sunal 55 yaşında öldü. Ama hayır, onlar ölmediler ve yaşıyorlar. Çünkü, yaşadıkları zaman dilimini çok güzel “anlamlandırdılar” ve insanların zihninde ve duygu dünyasında yer edindiler.

“Beden-ruh” tartışmalarına veya çözümlemelerine girmeyeceğim. Ama yaşamanın bir “anlamı” olmalı. Nazım’ın dediği gibi yaşamak, “bir orman gibi kardeşçesine ve bir ağaç gibi tek ve hür” olmalı. Alev Alatlı’nın deyimiyle “yaşamın koordinatlarının” farkına bile varmadan ölüp gitmek, bir robotun artık varlığını sürdüremeyecek kadar yıpranıp çöpe atılmasından farksızdır. İnsan, var olmanın eşsiz güzelliğine teşekkür etmek için “insanca” yaşamayı öğrenmeli evvela. Milyarlarca hemcinsimiz gibi var olduk, bir anlam yüklendi bize; kimliğimiz oldu, yaşadık, yaşıyoruz… Ve gideceğiz…

İsmimizin yazılacağı sayfa hangisi olacak? Yaşamın ne olduğunu bilmeden, gözü biriktirme hırsından başka bir şey görmeden insanların kuyusunu kazan rezil bir kimlik olmak için yaşamak ne acı! Böyle bir tür, öldükten sonra kaç sene yaşar ki? Sanırım bir süre rezillikleriyle anılır ve sonra unutulur. Kötülükleri büyükse, sanırım daha uzun süre anılır, sonra unutulur…

Ama peygamberler, bilgeler, filozoflar, şairler, yazarlar unutulmaz… Yazarlar demişken, bir Jack London 40 yıl yaşamış, ama ardında ne kitaplar bırakmış. Balzac, 51 yaşında göçmüş bu dünyadan, ama yaşıyor. Namık Kemal 48 yaşında ve bazı padişahlar (Genç Osman) 18 yaşında bu dünyadan ayrılmışlar. Ama onlar insanlığın onur sayfasında yaşıyorlar. Demek ki, ten yani beden ölse bile, insanların yaptıkları yüzyıllarca insanları, insanlığın onur sayfasında yaşatabiliyor. İnsana, hayvana ve kısacası bütün varlıklara saygı gösterebilenler; adaletle, vicdanla ve tevazuyla yaşamını sürdürenler insanlığın onur sayfasında yaşıyor ve yaşayacak. Çünkü, onlar “var olmanın, isim almanın, insan olarak tanımlanmanın” teşekkürünü yerine getirmek için, “insanlara yararlı olma” düşüncesiyle yaşadılar.

İnsanlığın rezillik sayfasını ise tanımlamaya gerek yok zaten... Kısaca, “maddeyi ve menfaati tanrı edinenler,  koltuğu Cennet bilenler, insanlara kötülüğü yol edinenler…”

Auschwitz'den sağ kurtulan Viktor Frankl'ın kitabında da anlattığı gibi, "İnsanın Anlam Arayışı" olmalı. İnsan, anlamını bulmadıktan sonra yaşamış yaşamamış, hiç fark etmiyor! Anlamlar dünyamızda neler var, onlara bakmalıyız...

Sezai Karakoç, “Şükür ki, insandan insana fark var” diyor. Evet, çok şükür…

Önemli olan, kaç sene yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız…

Bu kısa ve aldatıcı yaşam yolculuğunda mahcup olmamak dileğiyle…





9 Nisan 2015 Perşembe

Var Olmak

Filozof Moris Blondel:
Hareket ediyorum, lakin hareket nedir bilmiyorum. Yaşamak istiyor değilim. Kim olduğumu, hatta var olduğumu hakkıyla bilmiyorum. Bende dalgalanan bu varlık yansıması, bu bir gölgenin silik ve yakalanmaz hareketleri, işitiyorum ki bunlar kendilerinde ebediyen ağır sorumluluklar taşıyorlar; deniliyor ve hatta hayatım pahasına yokluğu ele geçiremem;çünkü o artık benim için yok olmuştur. Demek ki hayata mahkum oldum, ölüme mahkum oldum, sonsuzluğa mahkum oldum! Nasıl ve ne hakla? Bunu önceden ne bilmiş, ne de istemiştim.

Yukarıdaki metin Nurettin Topçu'nun Var Olmak isimli kitabından bir bölüm...
Hayatı ve varlığı sorgulayan, varlık içinde bireyin konumunu bulmaya çalışan bir aklın çözümlemelerinin bir özeti...

Var olmanın getirdiği sorumlulukla, düşünerek yaşamak zorunda insan... Oysa insanlık ilerledikçe düşünce geriliyor...
Uygarlık ilerledikçe vahşet, şiddet, katliamlar, adaletsizlikler, hukuksuzluklar azalmalı değil mi?
Evet, ama azalmıyor artıyor...
Eğer "varlığa mahkum" isek, bu varlığı kavgalarla, adaletsizliklerle, vicdansızlıklarla, zulümle, ötekileştirmelerle ve hatta insan, hayvan, bitki ayırmadan "bütün varlığa" saygısızlıklarla kirletmek, düşünen insanla nasıl bir araya gelebiliyor?

"Düşünüyorum, o halde varım"la özetlenmişse insan olmanın sırrı, şu an yeryüzünde var olan insanların sığlıkları, düşüncesizlikleri, haksızlıkları, zulümleri, ego bataklığında çırpınmaları "insan olmanın sırrıyla" nasıl bağdaşıyor?

Bahtiyar Vahapzade'nin bir eserinin adı "Nereye Gidiyor Bu Dünya" idi... Durup düşünen kaç kişi: Nereye gidiyor bu dünya?...
Umutlu olmamız gereken sebepler sürekli ortadan kaldırılıyor...

Cehalet, zulüm, haksızlık ve mazlumların ahı kıtalar dolaşıyor... Afganistan'dan Libya'ya, Yemen'e, Irak'a, Suriye'ye, Doğu Türkistan'a ve adını sayamayacağımız birçok yere...

O halde, insanlık nereye gidiyor?
"Bu ifritten suali" hangi terazi tartabilir?
"Hak adına" yollara çıkanların, "haksızlıkla" yoldaş olmasını hangi varlık felsefesi izah edebiliyor?
"Habil-Kabil" örneği mi?
Belki...

Güç kavgası, kıskançlık...
İnsanın zavallı yanları ve yaraları...

Yine de var olmanın dayanılmaz hafifliğini/güzelliğini hissedenler, "iyinin ve iyiliğin ya da adaletin, mazlumun, masumun, mağdurun, yoksulun, çaresizin, yetimin, öksüzün, her türlü sömürüye maruz kalanların, emeklerinin karşılığını alamayanların yanında olarak veya yarasını sarmaya çabalayarak" umut mayalayabilir insanlık denizinde...

***
Per aspera ad astra!
Her türlü engele rağmen yıldızlara ulaşma idealiyle yaşamak...

2 Ocak 2015 Cuma

Kandil Vesilesiyle

Kandilimiz kutlu olsun.
Hayırlara vesile olsun.
Dirlik, birlik, adalet, yardımlaşma, empati, güzel ahlakı hatırlamaya; yoksulu, mazlumu, mahrumu, mağduru unutmamaya vesile olması dileğiyle...
"Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" diyen Hz. Peygamberi izleyenler böyle gecelerde en azından aynaya bakmayı denemeliler...
İftira, yafta, toptancılık, ötekileştirme, kul hakkı, adaletsizlik, haksızlık parametreleri açısından nerede durduğumuza bakmamız gerekiyor...
İslamiyeti şekilcilik olarak algılayanların oluşturduğu zulüm coğrafyalarını (Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Mısır vs.) gözümüzün önüne getirelim...
"Hepsinden iyice bir gönüle girmektir" diyen Yunus Emre'nin sesini duyalım ve elinde balyoz gönülleri un ufak edenleri bir değerlendirelim...
"Ne olursan ol, gel" diyen Mevlana'ya kulak verelim ve herkesi damgalayan, yaftalayan, ötekileştiren, kategorize edenlerin hangi İslamiyeti temsil ettiklerini bir düşünelim...
"İncinsen de incitme" diyen Hacı Bektaş'ın nefesini duyalım ve bütün İslam coğrafyalarının bırakın incitenlerle, elinde her türlü silah, bıçak, bomba ve öteki zulüm araçlarıyla nasıl inletildiğini hatırlayalım...
Kandilimiz kalbimizi, zihnimizi ve yolumuzu aydınlatsın da, hakikati görenlerden olalım...
Günlük çıkarların ve beklentilerin kurbanlarına, zulüm makinesine dönmüş insanlara da iyilik ve doğru yola iletilmelerini dileyelim...
Herşeyden önce samimi ve içten olalım... Önce kendimize karşı... Arkası gelir sanıyorum...
İyilik ve esenlikle kalın...
Per aspera ad astra!

24 Nisan 2013 Çarşamba

İLBER ORTAYLI : TÜRKİYE ve MİLLİYETÇİLİK





"Amerika" gibi bir ismi bize getirmek istiyorlar. Bu ülkeye "Türkiye" ismini biz vermedik. 12. yy'da İtalyanlar tarafından verilmiş.
Osmanlı’da Türk kimliği bilinirdi. Bütün imparatorluklarda olduğu gibi tarih yazımında kurucu (milletin) ismi bilinir. Ama fazla da vurgulanmaz.
Türkiye adını Atatürk seçmedi. 1920’den sonra Türkiye’den başka bir şey yoktu ki ortada, herkes Türkiye diyordu.
Türkiye ismi değişse de tutmaz. Nasıl olacak, ben Anadoluluyum mu diyeceğim? Değilim ki. Rumelililer de var burada, onlar ne diyecek?
Türkiyeliyim demek ne demek? Bir kavramın tutması için önce birkaç lisana çevireceksiniz. Çeviremezseniz olmaz, çürür.
Türk milliyetçiliği Avrupa’nın aksine maalesef yaşanan olaylar neticesinde ortaya çıkmıştır. Türklere bunu kafasına vura vura öğretmişlerdir.
Milliyetçilik öyle zaman zaman yükselen, zaman zaman aşağılanan bir aidiyet duygusu değildir. Kimliğinizi çizmek için savunursunuz.
Anayasaya bütün etnik kimlikler girmez. Burası göçmen ülkesi. Birçok etnik köken var. Girerse komik olur.
Bu ülkeye "mozaik" deniyor. O zaman mozaik kadar sert ve rengi sağlam bir şekilde kültürünüzü ortaya koyacaksınız. Burada pek yok bu.
Türkiye’deki milliyetçiliklerin, örgütlenme ve kültürel kalıplanma olarak çok ciddiye dayandığını zannetmiyorum. Gürültü çıkartanlar çok…
Sağlıklı bir milliyetçilikte önemli bir unsur başka milletlerin milliyetçiliğine de romantik bir saygı duymaktır.
Hükümetin milliyetçilik konusunda sağlam bilgisi, duygusu, tarifi olduğunu sanmıyorum. "Bizim milliyetçilik anlayışımız şudur" demiyorlar.
Millet kavramı doğru bir terimdir, kavrayıcıdır. Millet kelimesi Türk değildir, geneldir.
Türkiye parçalanır mı bilemem ama herkes elinden geleni yapıyor. Ama herkesin tarif ettiği kadar da kolay bir iş değil.
Cumhuriyet Türk tarihinde bir sulh getirdi ve insanların nefes almasını sağladı. Ama bazı unutkan bünyeler zaman zaman bunu unutuyorlar.
Bu ülkede birçok farklı dil konuşuluyor. 19 ve 20. asırda göçle gelen o kadar farklı milletler var ki. Ortak noktaları Türkçe bilmeleri.
Bu bir imparatorluk mirasıdır. Litvan-Özbek evlenir, Rusça konuşur, Kürt-Arap evlenir, Arnavut-Boşnak evlenir, Türkçe konuşur.
Padişah sadece kendi halkıyla evlenemez. İktidarını güçlendirmek için yabancıyla evlenebilir. Tarihi 1930'ların kafasıyla değerlendirmeyelim
Rus Hanedanı'nın kökeni Alman'dı. İngiltere'de kraliyet ailesi Cihan Harbi'nde Alman kökenini gizlemek için soyadını Windsor yapmıştı.
Bazıları çıkmış "Osmanlı'yı Hürrem batırdı" diyor. Hakiki Hürrem Sultan çok akıllı bir kadındı, dizide gördüğünüz gibi biri değildi.
Muhteşem Yüzyıl'ın tarihle hiçbir şekilde alakası yok; o yüzünden seyredemiyorum ama ilgiyi anlıyorum; oyunculuk, dekor, kıyafetler çok iyi.
19. yüzyılda Hilafet'in gücü çok kullanılmaya başlandı. Küçük Kaynarca Antlaşması'nda Rusya'daki Müslüman azınlıkları korumak için kullandık.
Abdülhamid dış ilişkilerinde halifeliği kullandı. Hint civarında "hilafet" çok etkiliydi. Hicaz Demiryolu'na oralardan çok destek gelmişti.
II. Abdülhamid Hareket Ordusu'na karşı İstanbul'daki orduyu isterse kullanabilirdi. Nizam-ı alem için mukadderata boyun eğmişti.
Vahdeddin'de de bu özellik vardı. İsterse Ankara'nın kararlarına karşı çıkabilir, Türk'ü Türk'e vurdurabilirdi, ama yapmadı, geri çekildi.
Padişahlar "direnmenin" halka zarar vereceğini anladıkları an çekildiler, ne kadar doğru olduğunu bugün Ortadoğu'da yaşananlar gösteriyor.
***
İlber Ortaylı Hoca’dan yaptığım alıntılar şimdilik bu kadar…
Millet, milliyetçilik, birlikte yaşama, tarih bilinci, sosyalin inşası üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor…
Zira toplumsal zihin harabe halinde… Her gün bin tane talancı girip çıkıyor; kendince mimarlık zannına kapılıyor…
Bu harabe zor imar olur dostlar…
Oysa birlikte yaşamaya hazırlanması gereken zihin sarayı tuğla tuğla sökülüp yağmalanıyor…
Ayrılık tohumları gönül ülkemizi kurutuyor…
Amma velakin, umutsuzluk asla doğru yol değildir…
Gün doğmadan neler doğar… Bu milletin bahtı açılacak elbet…


(Bu cümleler İlber Ortaylı adına açılan twitter’dan (@ilber_ortayli_) alınmıştır.)
Per aspera ad astra!

4 Nisan 2013 Perşembe

İNGİLİZ USULÜ İKNA...


Bir şeyi kabul ettirirken, en akıllı yol,  söylenmek istenileni, kendi hasmına söyletebilmektir. Bunu  yaparken de amaçlanan görüşü, hasmın kendi görüşü haline getirmek hünerini gösterebilmektir. Yani maksat hâsıl olduğunda, hasım, neyi kabul ettiğinin farkına  bile varmamalıdır.Hikayeye göre, bir Alman, bir İtalyan,  bir Fransız

ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek 

konusunda iddiaya tutuşurlar.
.
Alman önceliği alır, hardalı  topak yapar ve

 köpeğin ensesinden tutarak zorla ağzına tıkar. 

Hayvanın ağzı  yandığı için hardalı yemez ve çıkarır.

İtalyan hemen  atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde ufak 

parçalar halinde  bölerek, köpeğe yedirmeye çalışırsa da, hayvanın ağzı 

yine  yandığından o da başaramaz.

Fransız da, konuya kendi  açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp, 

sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu uygulama 


ile de bir sonuç  alamaz.

Sıra İngiliz'e geldiğinde, İngiliz önce köpeği  okşayarak yanına çeker, 

sırtını sıvazlar, sonra da hardalı topak yaparak  hayvanın poposuna 

yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı  yalamaya, kısaca canı 

yandıkça yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya  yalaya hardalı bitirir.

Bazı "büyük" ülkeler hedef ülkeleri, istedikleri çizgide tutabilmek için, onlara hardalı 

öyle yedirirler ki, o  ülkeler, neyi, nasıl yediklerinin farkına vardıklarında iş 

işten çoktan geçmiş olur.

(Teşekkürler sosyal medya dostlarım:)
Per aspera ad astra!

30 Ocak 2013 Çarşamba

KARTALLAR GİBİ YENİDEN DOĞUŞ


 (Bir arkadaşımın e-postasından...)
Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. 
Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. 
Kartalın yaşı 40′a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. 
Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.

Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır: 
- Ya ölümü seçecektir, 
- Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.

Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.

Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. 
En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.

Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. 
Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.

Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından tam olarak yararlanabiliriz.

National Geographic – ‘’ Kartallar ve İnsanlar ‘’



Per aspera ad astra!

8 Ekim 2011 Cumartesi

Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl gülebilir?

Sabır ne hoş sözcüktür. Olumsuzlukları hoş görmek ne iyidir. Zira bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır ama deniz bu kereminden dolayı eksilmez. Zaten sevgi ve hoşgörü insanlık, hiddet ve şehvet hayvanlık vasfıdır. Sabırlı olun zira bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl gülebilir? Aceleci olmayın. Maksada sabırla erişilir , acele ile değil, alelade otlar iki ay içinde, kırmızı gül ancak bir yılda yetişir. Tencerede bile yavaş ve ustaca kaynayan yemek, delice kaynayandan daha lezizdir. Neden çocuk bile dokuz ayda yaratılmadadır? Çünkü padişahların âdeti her şeyi acelesiz yapmalarıdır. Çünkü vakit keskin bir kılıçtır.



Mevlana Celâleddin-i Rûmi



Per aspera ad astra!

26 Ağustos 2010 Perşembe

otorite ve düşünce


Her türlü otorite alçaltıcıdır. Otoriteyi kullananları da, üzerinde otorite uygulananları da alçaltır... Belli bir sevecenlikle ve bazı ödüller ve karşılıklarla birlikte uygulandığında insanı ürkütücü derecede ahlaksızlaştırır. Bu durumda insanlar, üzerlerindeki korkunç baskının daha az bilincine varırlar ve böylece yaşamlarını, evcil hayvanlar gibi, herhalde başka insanların düşüncelerinin yansıttıklarının bile farkına varmaksızın, başka insanların standartlarına göre yaşayarak, pratikte sanki başka insanların giymekten vazgeçtikleri eski elbiselerini giyermiş gibi ve tek bir an için dahi kendileri olmayarak, tatsız tuzsuz bir rahatlık içinde sürdürürler. Değerli bir düşünür, "özgür bir insan, biraz uyumsuz ve isyankar olmalıdır" der. Ve insanlara rüşvet vererek uyum ve itaat göstermelerini sağlayan otorite de aramızda dolaşan aşırı besili bir barbarlık türüdür”.
Oscar Wilde

26 Ocak 2010 Salı

zaman ve yaşam üzerine eski bir anı...


Farzedin ki,
Her sabah hesabınıza USD 86.400 kredi veren bir bankanız var, ama bir günden diğerine hiç bakiye devretmiyor. Tutarı ne olursa olsun, kullanmadığınız bakiye miktarı her aksam iptal ediliyor. Böyle bir durumda ne yapardınız? Tabi ki son kurusuna kadar çekerdiniz!!!
Aslında, hepimizin böyle bir bankası var: Adı: ZAMAN... Her sabah, hesabınıza 86.400 saniye kredi veriyor. Her akşam ise iyi şeylere yatırım yapamadığınız kısmını silip, hesabınıza zarar kaydediyor. Hiç devretmiyor. Kredi miktarından bir kuruş fazla kullandırmıyor. Her gün size yeni bir hesap açıyor. Her aksam günün bakiyesini yakıyor. Eğer günlük depozitolarınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir. Geriye dönüş yok. Yarından avans çekmek yok...
Bugünü, bugünkü depozitonuzla yaşamalısınız. Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve başarı olarak geri dönsün.
Zaman akıp gidiyor, gününüzün her saniyesini değerlendirin! BİR SENE' nin kıymetini anlayabilmek için sınıfta kalan bir öğrenciye sorun. BİR AY' ın kıymetini anlayabilmek için, prematüre bir bebeği dünyaya getiren anneye sorun. BİR HAFTA' nin kıymetini anlayabilmek için, haftalık bir derginin editörüne sorun. BIR DAKİKA' nın kıymetini anlayabilmek için, treni henüz kaçırmış bir kişiye sorun. BİR SANİYE' nin kıymetini anlayabilmek için, bir kazayı kıl payı atlatmış bir kişiye sorun. BİR MİLİSANİYE' nin kıymetini anlayabilmek için, Olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun. Sahip olduğunuz her anı değerlendirin. Daha fazla değer verin, çünkü onu çok özel biriyle, zamanınızı harcamaya değecek kadar özel biriyle paylaştınız. ,
Şunu unutmayın ki zaman hiç kimseyi beklemez...Dün artık mazi oldu...Yarın ise, bilmece... Bugün ise avuçlarımızın içinde... bize sunulmuş bir armağandır! Dostlar bulunmaz nadide mücevherlerdir, şüphesiz. Sizi güldürür, başarı için cesaretlendirirler. Size kulak verir, sizinle övgü sözlerini paylaşır ve her zaman kalplerini size açmaya hazırdırlar. Dostlarınıza ne kadar değer verdiğinizi gösterin... Sevgiyle kalın...

28 Temmuz 2009 Salı

HAYATA ANLAM KATAN SÖZLER...




Tohumu toprağa değil de taşa ekersen, hasat mevsimi geldiğinde eline bir şey geçmez. Sadi...

Olmasa da olur dediğimiz insanlarla doludur hayatımız; tanıştığımız, selamlaştığımız; klasik cümlelerle iletişim kurduğumuz, cevaplarını merak etmediğimiz sorular sorduğumuz...

Dostlar vardır; fırtınada sığınak, güneşte gölge; yanarken buz gibi su dökmez üstünüze; aksine, harlandırır ateşi; bilir ki, yanmayanı hiçbir şey söndüremez.