Aydın Zihniyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydın Zihniyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2015 Pazartesi

Zift içinde boğulanlar ve özgür düşüncenin yolcuları...

Herkesin kırmızı çizgileri olmalıdır… Kırmızı çizgiler, satükocu ve “dediğim dedikçi” yapmadığı sürece iyidir… “Kırmızı çizgi” bir anlamda “taraf” olmayı ifade eder… Herkes mutlaka “taraf”tır. Önemli olan, hep “kendi tarafına” yontmamak, “karşı taraf”ında hak ve hukukunu gözetmektir…
Normal demokrasilerde, normal bir yurttaşlık “katılımcı” niteliği ile öne çıkar. Yani, yurttaş yaşam alanlarında gördüğü, duyduğu, katıldığı her konuda “fikrini” belirtir. Bu fikir ister sıradan, isterse çok değerli olsun önemli değildir. Önemli olan “katılımcı yurttaşlık” gereği, fikrini ifade etme özgürlüğünü kullanmaktır. “Siyasete ve yönetime katılmayan yurttaş sayılmıyordu”, Antik demokrasilerde bile… Bu yüzden demokrasiyi, kamusal olanı ve topluma ilişkin olanı konuşmanın, “ortak iyiye katkı” olduğuna kuşkum yok… Yaklaşık 15 yıldır derslerimde “katılımcı demokrasi” anlatıyorum… Başta sosyal medya (twitter, facebook, blog vs.,) olmak üzere yerel ve ulusal basında sık olmasa da yazıp çiziyorum…
Gazetelerde 10 yıldır “amatörce” yazdıklarım, “Yurttaşsız Demokrasi” adıyla kitap oldu. Ortada son iki yıllık siyasi deprem yokken, “katılım, yerellik, demokrasi, yaşam kalitesi, terör, Türkiye’nin bütünlüğü, reform, mülki idare, denetim, yolsuzluk, şeffaflık, rekabetçi yerel kalkınma” gibi konularda yazıp çizdim ve bunlar kitaplaştı.
Akademisyenliğin belirli bir döneminden sonra, yerel ve ulusal medyada yazmaya başladıktan sonra çizgim değişmedi: Her zaman demokrasi, açıklık, denetim, katılımcı yurttaşlık, bireycilik, AB standartları, evrensel değerler, Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü, empati, çoğulculuk, hukukun üstünlüğü, yerel demokrasi, yönetişim, belediyecilik, kentleşme gibi konularda yazdım… Yazmaya çalıştım… Yazıyorum… Doktora tezim siyasal katılma ve yerel demokrasi üzerine… Dolayısıyla siyaset konuşmak ve yazmak bir nevi mesleki zorunluluk…
***
Türkiye gibi “kurumsallaşma”nın yerlerde süründüğü bir ülkede, mevcut kurumsal, akademik ve sosyal yapıda, “iyiyi yakalama” çabasındayım, eksiklerimi tamamlama gayretindeyim. Ancak, Batılıların “Şark için bu kadarı yeterli” dediği tarzda Şark kurnazlığıyla, formaliteleri tamamlamayla, yakınlıkları kullanma ile elde edilen ünvanlarla şişirilen ve aşırı derecede nitelik sorunu olan akademik dünyada, yine de dünyayı, Türkiye’yi ve yereli evrensel standartlarda okuma çabası içerisinde olduğumu belirtmek istiyorum. Kendimi de öyle teselli ediyorum: Böyle bir dünyada ve ortamda “iyi olma çabası” içerisinde olmak…
***
Benim de kırmızı çizgilerim var…
  • Bu millet tarihe damga vurmuş üç büyük milletten biridir… Tarihim gururumdur; Hunlardan, Selçukluya, Osmanlıya ve Cumhuriyete kadar bütün üstünlükleri, erdemleri ve sorunlarıyla birlikte…
Türkiye Cumhuriyeti, övünç kaynağımdır… Her türlü soruna, arızalı yönetim dönemlerine ve demokratikleşme konusundaki ağır sorunlara rağmen Türkiye bölge ülkeleri içerisinde, “süper güç” konumundadır… Bu Cumhuriyetin kurumları ve ilkeleri sayesindedir… Bölgemize göre çok iyi bir konumdayız… Ancak, dileğim odur ki Türkiye birinci sınıf demokrasiler ligine yükselsin… Hedef kesinlikle ve kesinlikle İngiltere, Almanya, İsveç vs gibi ülkelerdeki ekonomik ve demokratik gelişmişlik düzeyi olmalıdır…
***
  • Akif’in dediği gibi “Gelenin keyfi için kalkıp geçmişe sövemem…” Ama aynı zamanda kimsenin keyfi için de “hukuktan, adaletten, demokrasiden, eşitlikten, vicdandan, empatiden… kısaca insanlıktan” vaz geçemem…
Kimliği, aidiyeti, ideolojisi ne olursa olsun; elimden geldiğince zihnim, aklım, kalbim ve sağlığım el verdiğince mağdurun, mazlumun, mahrumun (yoksun ve yoksulun) yanında olma azmi ve kararındayım…
Tarihimle ve değerlerimle barışığım… Ancak, hayatım boyunca öğrendiğim şudur: Hiç kimseyi inancı, ideolojisi, aidiyeti, kökeni, cinsiyeti, rengi ve hatta ünvanı “adam” yapmıyor… Adamlık ötekine, hukuka, adalete, insana saygıdan geçiyor… Farklı ülkelerde bulundum, 72 millet tanıdım… “Karakter” ve “vicdan” denen emsalsiz zenginliklerin kesinlikle hiçbir “aidiyetle” bağlantısı yok…
Kimseye karşı bir ön yargı ve peşin sempati beslemiyorum… Mevlana’nın seslenişiyle, “ne olursan ol, kim olursan ol gel…” Yeter ki, adam ol…
***
  • Türkiye’nin birliği ve dirliği en büyük kaygım ve kırmızı çizgilerimden birisi… Çoğulculuğa, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne bağlılığımız, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünden taviz vermemizi gerektirmiyor… Şehitlerimize, gazilerimizi borcumuz çok büyük… Hatta ’93 harbinde, Balkan Savaşlarında, Çanakkale’de ve Sarıkamış’ta bu ülkedekiler yaşasın diye can verenlere borcumuz var… Demokrasiye evet, bölücülüğe hayır!…
***
İnsan yeryüzünde hata yapmak, hatalarını görmek, arınmak ve olgunlaşmak (kemale ermek) için var… Hatalarımızı görebilmek, bizleri insan kılıyor… “Her zaman haklı, her zaman masum” diye kendimizi nitelendirirsek, “insanlıktan çıkmış” oluruz… İnsan, hatalarını görebildiği ve onlardan vaz geçebildiği ölçüde kendini geliştirebilir ve yeryüzü yolculuğunda tamamlanabilme (insanlaşma) konusunda mesafe alabilir…
Son olarak;
Demokrasi, herkesin birbirine ve değerlerine saygı göstermesini gerektiren evrensel bir kültürdür. Demokraside bütün mücadeleler “saygı” ile yürütülür…
Hiç kimsenin değil; yalnızca hukukun, vicdanın, insanın, evrensel değerlerin yanında olmak Türkiye’yi daha yükseklere taşıyacak… İnsanlar geçici, kurumlar ve ilkeler kalıcıdır… Herhangi bir kişinin, partinin, ideolojinin, aidiyetin “düşmanı” olmadan, farklılıkları ve içinde yaşadığın toplumu “anlamaya çalışmak”… Herhangi bir kişinin, partinin, ideolojinin, aidiyetin “borazanı” değil; Atatürk’ün dediği gibi “özgürlük ve bağımsızlığı” karakter edinme çabasında olmak gerekir… Akademik ve bilimsel “özerklik” bunu gerektirir zira…
Bu yüzden Cemil Meriç’in dediği gibi, kimsenin değil “hakikatin adamı” olma yolunda olmak erdemdir.
Şablonlardan, sloganlardan, kategorize etmelerden, ezberci söylemlerden, basmakalıp hükümlerden yorulduk… Türkiye, ne yazık ki herkesi olağan üstü yoran bir ülke… Yapay gündem ve tartışmalardan “yaşamaya” vakit bulamıyor insanlar, insanımız…
Dediğim gibi bu yazının konusu hiçbir biçimde siyaset değil. Ancak, siyasal süreçlere bakıp “durumdan vazife çıkaran”, kendince senaryolar yazan ve insanlığın çok uzağına düşen tiplerin, çıkar avcılarının, insanlık fukaralarının sayısı arttıkça artıyor…
Herşeye rağmen;
Hangi karanlık kafa, hangi karanlık mahzende, hangi karanlık kafalarla, hangi karanlık emellerle çırpınırsa çırpınsın; hakikatler güneş gibidir ve bütün karanlıklar güneşin karşısında hükümsüz kalır… Çamurdan, ziftten, karanlıktan beslenenlerden uzakta kalabilmek, adımızı sonsuz kılacak olandır… Yunus Emre’nin dediği gibi: Sen doğru yolda ol da, varsın sanan eğri sansın…
O halde, “Güneşe göç var da kalan biz miyiz” diyen şaire kulak vermek lazım arada sırada…
Bildiğim tek şey; karanlık vicdanları kendi karanlığında bırakmak ve güneşe/aydınlığa göç yolunda olmak lazım gelir… Zira, dünya dedikleri zaten bir “gölgeliktir…”
Kazandığını zanneden de, kaybettiğini düşünen de kaybedecek…
Sonsuza kadar kalacak ve kazanç hanesine yazılacak olan, gönüllerde yer edinebilmektir…
Per aspera ad astra!

9 Ağustos 2014 Cumartesi

HERBİLİMOLOG

(Bu yazı http://www.yenimeram.com.tr/herbilimolog-4744yy.htm 26 Ağustos 2013 Pazartesi yayınlanmıştır.)

Bir kavram icad ettim de, icat sayılırsa tabii ki…
Buna Türkçe kurallarına uygun olarak “sözcük türetme” ya da “kavramsallaştırma” da diyenler olacaktır elbette…
Bu kavram, başlıktaki “herbilimolog…”
Ekranlarda ve gazetelerde boy gösteren çokca “akademik” ünvanı olan, ancak siyasetle hemhal olmuş; eski deyimle siyasette “fani” olmuş kişiler görüyordum ki, birden aklıma bu kavram geldi.

(Elbette bu kavram zorlama bir uyarlama...)

Bir tanım denemesi yapacak olursak, Herbilimolog: Siyaset, dış politika, ekonomi, sosyoloji, ilahiyat, eğitim, hukuk, kamu yönetimi  başta olmak üzere birçok sosyal bilim alanının hepsinde uzman olan (görünen) kişidir.
Bakıyorsunuz bir bu ekranda, bir bakıyorsunuz öbüründe…
Bir bakıyorsunuz sabah, öğle ve akşam kuşaklarında aynı arkadaşlar…
Ve en kötüsü ya da benim kıskandığım tarafı şu: Herşeyden anlıyorlar…
Bir de bakmışsınız "politika yapıcı" ve "racon kesici" konumuna gelmişler...
Öyle bir söylem kullanıyorlar ki, bırakın akademisyenliği normal yurdum insanından bile beklenmeyecek ötekileştirme, nefret, kin, manipülasyon dökülüyor bu "herbilimolog" türedi aydınların dilinden...

Bu türün önemli bir özelliği de dün söylediklerini unutup, bugün tamamen aksi yönde "olağanüstü etkileyici" açıklamalar yapabilmeleridir...
***
Ekranın büyüsü…
Şöhretin ve paranın o muhteşem ballı kaymaklı tadı…
Siyaset dehlizlerinin dayanılmaz cazibesi…
Süreçlerde “anahtar isim” olmanın kışkırtıcılığı…
Galiba birçok kişiyi “herbilimolog” yapıyor…
Çünkü, her konuda konuşan yalnızca birkaç kişi var ve ekranlar bunlara ipoteklenmiş…
Türkiye’de başka kimse konuşamıyor, yazamıyor, bilmiyor, bilemiyor…
"Bilmek" ve "bilgiye göre racon kesmek" bu arkadaşların tekelinde sanki...
Elbette ekrana her çıkanı bu kategoriye sokmak anlamsız ve de haksız bir yaklaşım olur...
***
Bilim adamı biraz utangaç olur, azıcık sınırlarını bilir…
Hani twitter’da tivit yazacak olsanız her konuda birer cümle belki yazabilirsiniz…
Ama ekranlarda ve gazetelerde “Türkiye’de benden başka kimse yok” dercesine boy gösteren, saatlerce konuşan ama hiçbir şey söylemeyen “herbilimolog”lar, dikkatli izleyicileri çıldırtma noktasına getiriyorlar…
Bu gidişle kimsenin akademisyene saygısı kalmayacak…
Elbette birçok ismi tenzih ederim…
Ama bazı isimler gerçekten “kabak tadı verdi” derler ya, aynen öyle…
***
Ve ne yazık ki bu arkadaşlar, ürettikleri yanlış kanaatler, bilgiler, stratejiler ve varsayımlar ile birçok alanda Türkiye’nin başını birçok kez derde soktular…
Çok önemli süreçlerde yer alan bu isimlerden bazıları, ne yazık ki ellerindeki olanaklarla (rant ittifakı-network) kurumları birçok konuda yanlış yönlendirdiler…
(O konulara şimdilik girmiyorum, uzun ve geniş bir konu olduğu için.)
***
Bu da böyle bir devir ve devran…
Belki de geçici  ve hastalıklı bir durum bu... Ama eminim ki, o isimler demokrasiye ve tartışma kültürüne bir katkı sunmuyorlar...
Bu isimler yalnızca akademisyenlerden mi ibaret?
Elbetteki hayır!
Türedi düşünürler ve gazetecilerin sayısında da dehşet verici bir artış var…
5. sınıf kalemler "first class" muamelesi görebiliyor...
Son söz:
Akademisyenlikle, parti taraftarlığı özdeşleşmişse söyledikleriniz inandırıcılığını kaybeder...
Hangi parti olursa olsun bu böyledir...
Per aspera ad astra!

6 Temmuz 2014 Pazar

Kurumsallaşma ve Türkiye’nin Halleri


 Memlekette büyükçe bir kargaşa yaşanıyor. Biz de vatandaş olarak izliyoruz…
 Yurttaşsız Demokrasi

Aslında bu kargaşa ve kavga çok eski…
 1700’lü yıllarla birlikte, Osmanlı’nın yeni Avrupa’yı fark etmesiyle başlıyor…
O tarihlerden itibaren, çok ciddi bir “statüko” ve “yenilikçilik” kavgası yaşanıyor…
O dönemlerde yeniliklere direnenler padişahları bile (III. Selim gibi) katlediyorlar…
 Yani, kavga hiç yeni değil…
Kavga yeni değil de, “duruma” göre “yenilikçiler” ile “statükocular” yer değiştirebiliyor…
Günümüzde yaşanan siyasal, yargısal, kurumsal çatışmaları belki de o kadar gerilere götürmeye gerek yok…
1960’lı yıllara gidelim yeter… Hani, hiç yoktan sebeplerle başbakan ve bakanlar idam edildi ya… İşte o tarihler…
O tarihlerden itibaren, yani 50 yıldır bu memleketin kurumları ve insanları birbirini “paralamak” için olağanüstü bir gayret gösteriyor…
Bu nedenle de birileri veya bazı kurumlar, iktidar kavgası verdiği için her şeyi “yeni” gösterme gayretindeler.
Bu sorunların bile “yeni” etiketiyle ortaya sürülmesi ve tartışılması “rant” ve yeni “mühimmat” sağlıyor… Çarpışanların elini güçlendiriyor…
Nasıl mı?
Eğer sorunların “eski” olduğunda anlaşılabilse, kavgaların büyük bir kısmı terk edilecek ve “herkes”, yani her kişi ve kurum birlikte çözümlere aramaya başlayacak…
Sorunların “eski” olduğu, en azından bugünkülerin bu sorunların büyük bir kısmında payı olmadığı anlamına gelecek…
Hiç olmazsa kavgaların dozu azalacak…
“Aklı selim”in galip gelme ihtimali doğacak…
Ama her sorunun “yeni” olduğuna karar verildiği ve tartışmalar bu minvalde sürdürüldüğü zaman; kendiliğinden bu sorunları “yenilerin” ürettiği ortaya çıkacak…
Bu da karşı taraf için müthiş bir “saldırı” ve “eleştiri” malzemesi anlamına geliyor…
Oysa sorunların yüzlerce yıllık olduğu, kuralların, hukukun ve “ilkelerin”  “zamana”, “zemine”, “kadroya” ve hatta “mevsime” göre uygulandığı kabul edilse…
Bu ülkeye hukukun henüz gelmediği; hukuk yerine keyfiliğin egemen olduğu; bütün kurumların kendi işlerini yapmak yerine “siyaset” yapmayı çok sevdiğini herkes bir “itiraf” edebilse…
Belki biraz olsun rahatlayacağız…
***
İşte tam da burada, Batıda bolca bulunan bizde izine hiçbir yerde rastlanılmayan  “kurumsallaşma” üzerinde durmak lazım…
Yukarıda bahsedilen durumların hiçbirisi kurumsallaşma göstergesi değildir…
Kurumsallaşma, ilkelerin, kuralların, hukukun ve uygulamaların zamana, zemine, kuruma, gruba, ekibe, camiaya, ideolojiye ve mevsime göre değişmemesi demektir.
Bir ülkede veya bir kurumda, var olan hukukun/kuralların/ilkelerin herkese ve her daim eşit bir biçimde uygulanmasıdır…
Batıyı Batı yapan, temel faktör budur… Batının gelişmişliğinin en önemli göstergesidir, kurumsallaşma…
Herkes, sorununun hangi kurumla ilgili olduğunu ve nasıl çözüleceğini bilir.
Herkes, kendisinin “eşit” vatandaş olduğunu ve hemen her resmi kurumda eşit davranışla karşı karşıya kalacağını bilir…
Son 11 yılda, aynı iktidar döneminde BEŞ MİLLİ EĞİTİM BAKANI eskiten bir sistemin kurumsallaşmasından, sağlıklı olmasından; verimli ve etkin olmasından söz edilebilir mi?
Batıda “nadir” istisnalar ve uygulama kazaları kuralları bozmazken, bizde istisnalar kural olur…
Orada vatandaş her şeydir, bizde hiçbir şey…
Orada, kurumlar yalnız ve yalnız kendilerine yasaların vermiş olduğu görevlerle ilgilenir…
Bizde her kurum “vatan kurtaran aslan” muamelesi görür…
Bizim sürekli “vatan kurtaran aslanlara” ihtiyacımız vardır…
Batıda vatandaş her şeydir; vatanın da, sisteminde, kurumlarında gerçek sahipleridirler.
Bizde “vatan kurtaran aslanlar” her şeydir…
Orada herkes kendi işinden ve hayatından sorumluyken, bizde herkes her şeyden sorumludur…
Herkes ötekine göre vatanperverdir; öteki de vatanı satmaya hazır, pusuda beklemektedir…
Canım memleketim!...
***
Oysa canım kardeşim mesleğin neyse onu en iyi şekilde yapıver…
Her kurum kendi işini yapsa, kendi görev alanlarının dışına çıkmasa…
Ötekileştirmeler, düşman üretmeler, hukuksuzluklar, kayırmalar, kollamalar, yolsuzluklar, şaibeler son bulsa; hesap verebilirlik, şeffaflık, katılımcı yönetim ve katılımcı bütçe kurumsallaşsa...
Bizde dünya gözüyle adam gibi bir demokrasi görebilsek…
Desek ki, “Hah işte… Siyaset kendi kurallarıyla işliyor… A kurumu ve temsilcileri kendileriyle ilgili konuların dışında kamuyu bilgilendirme gibi stratejik bir görev üstlenmiyorlar… B kurumunun temsilcileri kalkıp önüne geleni suçlamıyorlar… 
Ne yapıyorlar? Kendi kurumunu en iyi noktalara taşımak için çabalıyor… Hükümet, bağırtı çağırtıya kaçmadan, kavga etmeden, kurumları ve vatandaşları germeden, bütün toplumsal “duyarlılıklara dikkat ederek” asil bir sükûnetle kurumları koordine ediyor…”
“Oh be, dünya varmış!” diyebilmek ve dünya gözüyle böyle bir şeyi görmek acaba mümkün olacak mı?
Çok zor gözüküyor çoook…
Niye mi?
Memlekette her kurumun başkanı, temsilcisi “efe” ve bütün efeler birbirine “aba altından sopa göstermek”le meşgul…
Haydi kolay gelsin, Türkiye’nin yüzyılları kaybolmuş ve kayboluyor… Sizi niye ilgilendirsin ki? Aman ha siz efelenmekten geri durmayın ve rantınızı kollayın…

“Aman da efeler vay, vay…”
Per aspera ad astra!

30 Haziran 2013 Pazar

TÜRKİYE'DE AYDIN ZİHNİYETİNE BİR ÖRNEK

Bu yazı için öncelikle içinde yer aldığım akademik camiadan özür diliyorum. Bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda çok sıkıntı çektim... Çünkü, bilimsel yöntemin “evrensel ölçütlerine” aykırı dokundurmalara kayabilirim endişesi yaşadım. Ancak, Haber Türk’te Nedim Gürsel’i de dinleyince bu konudan rahatsızlığım oldukça arttı ve sıkıntılarımı kamuoyu ile paylaşmak istedim...
Efendim, konumuz ‘mahalle baskısı’. Bu konu epeydir Türkiye’nin en afili ve rant sağlayan konuları arasında yer alıyor. Şerif Mardin Hoca sağ olsun, bu kavramı kullandı da, bütün baskıcı mahallelerin imdadına yetişmiş oldu. ‘Mahalle baskısı’ kavramı adeta sihirli bir anahtar oldu... 
Şimdi bu kavram Türkiye’nin gündemine yeniden girdi. İki hafta kadar önce Tarafsız Bölge programında ‘mahalle baskısı’ ve Konya tartışıldı. Programın temel tezi şu: Türkiye’de mahalle baskısı vardır. Bu baskı yalnızca belirli bir kültürden kaynaklanmaktadır ve o kültürün önemli adreslerinden birisi de Konyadır.

Gazeteci huzurunda mülakat
Programdaki konuşmacılar ve özelikle ‘akademisyen konuk’ Konya’da “derinlemesine mülakat yöntemiyle” bir araştırma yaptığını (2008’in sonunda kamuoyuna duyurulan Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler adlı araştırma) ve Konya’da oldukça fazla mahalle baskısıyla karşılaştığını belirtiyor... “Derinlemesine mülakat yöntemi”, “azınlık durumunda olan ve çoğunluk içerisinde sıkıntı yaşayanların durumunu anlamak” için kullanılan bir yöntem olarak tanımlanıyor. Ancak, bu yöntemin hem bu araştırma özelinde hem de sosyolojik araştırmalarda bir yöntem olarak -Ali Bulaç’ın 9 Şubat 2009’da da aynı araştırmayı ‘anlamaya’ çalışan yazısında da belirttiği gibi- bir “itiraf ettirme” yöntemi mi, yoksa bir “anlama ve tanıma” yolu mu olduğu çok tartışmalıdır. Hemen ve fazla uzatmadan belirtmek istiyorum ki, Prof. Binnaz Toprak’ın yaptığı bir “itiraf ettirme çabası” olmuştur. Çünkü, konuşulan deneklerden üçü ve birlikte çalıştığım araştırma görevlisi meslektaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla Prof. Toprak bazı konuları “itiraf ettirmek” için çok çaba harcamış. Özellikle bu çalışmanın bilimselliği konusunda derin kuşkular uyandıran bir yöntem izlenmiş. Çünkü, seçilen bayan arkadaşlara “iki gazeteci” ve çok sayıda fakülte yöneticisinin yanında çeşitli sorular yöneltilmiş. Bilimsel yöntem açısından sorunların ilki burada ortaya çıkıyor: Gazeteci ve yönetici huzurunda hangi “denek” doğru ve içten cevaplar verebilir?
Konya’ya mahalle baskısı
Soruların içeriğine gelince tam bir “itiraf ettirme” yöntemi uygulanmış. Çünkü, ilk soru “İçki içebileceğiniz mekânlar var mı?” Acaba, çağdaşlaşmanın tek ve en önemli göstergesi bayanların alkol kullanması mıdır ki, doğrudan böyle bir soru soruluyor? İkincisi de “Bayan olarak kendinizi Konya’da rahat hissediyor musunuz?” Arkadaşların hemen hepsi Konya’da “o tür” bir sorunla karşılaşmadıklarını ve “baskı” hissetmediklerini belirtince, Prof. Toprak “Yanılıyor olmayasınız. Ben baskı olduğunu biliyorum” biçiminde ifadelerle “yönlendirme” ve “itiraf ettirme” söylemini kullanmış. Bu arkadaşlarla hala birlikte çalışıyorum ve konuyu tekrar konuştum ki, yanlış bir adım atmayayım.
Şimdi sormak istiyorum: Konya’da ‘mahalle baskısı’ mı var yoksa Konya’ya ‘mahalle baskısı’ mı var? Buradaki insanlar, bu tür “yakıştırmalardan” çok rahatsız oluyor ve gerçekten üzülüyorlar... Yaklaşık 20 yıldır Konya’da akademisyen olarak çalışıyorum ve Konya’yı anlamaya çalışıyorum.
Bugün Konya’da faal üç üniversite var ve dördüncüsü de önümüzdeki yıl açılacak. Yaklaşık 100 bin üniversite öğrencisi var Konya’nın... Türkiye’de ilk 500’e giren sekiz, ikinci 500’e giren onlarca firması var... Sürekli gelişen ve kendini yenileyen kent, küresel sistemle eklemlenmiş ve büyük bir dönüşüm yaşıyor. Her Türkiye kenti gibi Konya’nın da “ortalama” sorunları ve sıkıntıları var... Ama, bunlar arasında kesinlikle “mahalle baskısı” yok. Çünkü, Konya’da kim hangi hayatı isterse yaşıyor. Konya’nın çağdaşlaşmasını “alkol tüketilen mekânlar”la ölçmeye çalışanlara şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, birkaç tane “beş yıldızlı” ve çok sayıda diğer standartlarda mekân bulabilirsiniz. Ayrıca, Konya kendini size ispat etmek zorunda mı? Herkesi ve her yeri kendi değerleriyle kabul ediyorsunuz da, Konya’ya neden bu “çifte standardı” uyguluyorsunuz?
Konya’da “kılık kıyafeti” ve “alkol tüketimini” merak ettiğiniz kadar, Konya’nın yoksulluk, alt yapı, istihdam, eğitim v.s. gibi sorunlarını neden merak etmiyorsunuz? Kentlerin modernleşmesini ölçmek için neden başka ve gerçekten “bilimsel” parametreler kullanmıyorsunuz?
Ne Konya’yı, ne Kayseri’yi, ne Diyarbakır’ı, ne Erzurum’u, ne de İzmir’i ve başka kentleri belirli “şablonlara” mahkum ederek anlayabiliriz. Türkiye’de büyük bir değişim ve dönüşüm yaşanıyor. Olumlu yanlarının yanında büyük olumsuzlukları da beraberinde getiren bu dönüşümü anlamaya çalışalım.
Kanaate uygun araştırma
Nedim Gürsel’e ne demeli? “Derin Anadolu” isimli kitabıyla ilgili Haber Türk’te yaptığı değerlendirmede o da Konya’da ve Kayseri’de ‘mahalle baskısı’ olduğunu söylüyor. ‘Tekil’ bazı örneklerden ve ‘rastlantılardan’ yola çıkarak nasıl genelleme yapılabilir ve nasıl bu kentler ‘mahkum’ edilebilir? “Efendim, Kayseri gelişmiş ama merkezde muhafazakarlık var. Efendim, falan yerdeki Bizans eserleri güzel de, efendim filan yerdeki Ermeni eserleri muhteşem de “fetihçi ve milliyetçi” söylemi sıkıntılı buldum. Anadolu’nun tarihi Selçukluyla başlamadı ki...” gibi değerlendirmeler. Nedim Gürsel’in söylediklerinde doğrular ve yanlışlar iç içe... Bu söylemler, bir-iki yıl kadar önce “Anadolu İslamiyet’i seçmekle geri kaldı, Hıristiyanlığı seçmeliydi” diyen rektörü hatırlatıyor.
Tüm bunardan yola çıkarak şu sonuca varılabilir: Türkiye’de Hıristiyanlık, Yahudilik, Ermenilik, Bizans, Roma çok değerli ve “sevimli” kavramlar ve değer sistemleridirler... Ama, Selçuklu, Osmanlı, hatta Cumhuriyet’in ‘Türk değerleri’ “sevimsiz, geri, çağdışı ve itici”dir Türkiye’nin geleneksel ve dinsel sembolleri sevimsiz ve “rahatsız edici”, ancak bunların dışındakiler sevimli ve değerlidirler... Neden peki? Tüm bu farklı değerlere eşit statü tanınamaz mı? Özgürlük bütün mahalleler için istenemez mi?
(Bu yazı üç yıl önce Star Gazetesi Açık Görüş'te yayınlanmıştı.)
Per aspera ad astra!