Memlekette büyükçe bir kargaşa yaşanıyor. Biz de vatandaş olarak
izliyoruz…
Aslında bu kargaşa ve kavga çok eski…
1700’lü yıllarla birlikte,
Osmanlı’nın yeni Avrupa’yı fark etmesiyle başlıyor…
O tarihlerden itibaren, çok ciddi bir “statüko” ve “yenilikçilik”
kavgası yaşanıyor…
O dönemlerde yeniliklere direnenler padişahları bile (III. Selim
gibi) katlediyorlar…
Yani, kavga hiç yeni değil…
Kavga yeni değil de, “duruma” göre “yenilikçiler” ile “statükocular”
yer değiştirebiliyor…
Günümüzde yaşanan siyasal, yargısal, kurumsal çatışmaları belki de
o kadar gerilere götürmeye gerek yok…
1960’lı yıllara gidelim yeter… Hani, hiç yoktan sebeplerle başbakan
ve bakanlar idam edildi ya… İşte o tarihler…
O tarihlerden itibaren, yani 50 yıldır bu memleketin kurumları ve
insanları birbirini “paralamak” için olağanüstü bir gayret gösteriyor…
Bu nedenle de birileri veya bazı kurumlar, iktidar kavgası verdiği
için her şeyi “yeni” gösterme gayretindeler.
Bu sorunların bile “yeni” etiketiyle ortaya sürülmesi ve tartışılması
“rant” ve yeni “mühimmat” sağlıyor… Çarpışanların elini güçlendiriyor…
Nasıl mı?
Eğer sorunların “eski” olduğunda anlaşılabilse, kavgaların büyük
bir kısmı terk edilecek ve “herkes”, yani her kişi ve kurum birlikte çözümlere
aramaya başlayacak…
Sorunların “eski” olduğu, en azından bugünkülerin bu sorunların
büyük bir kısmında payı olmadığı anlamına gelecek…
Hiç olmazsa kavgaların dozu azalacak…
“Aklı selim”in galip gelme ihtimali doğacak…
Ama her sorunun “yeni” olduğuna karar verildiği ve tartışmalar bu
minvalde sürdürüldüğü zaman; kendiliğinden bu sorunları “yenilerin” ürettiği
ortaya çıkacak…
Bu da karşı taraf için müthiş bir “saldırı” ve “eleştiri” malzemesi
anlamına geliyor…
Oysa sorunların yüzlerce yıllık olduğu, kuralların, hukukun ve
“ilkelerin” “zamana”, “zemine”,
“kadroya” ve hatta “mevsime” göre uygulandığı kabul edilse…
Bu ülkeye hukukun henüz gelmediği; hukuk yerine keyfiliğin egemen olduğu; bütün kurumların
kendi işlerini yapmak yerine “siyaset” yapmayı çok sevdiğini herkes bir
“itiraf” edebilse…
Belki biraz olsun rahatlayacağız…
***
İşte tam da burada, Batıda bolca bulunan bizde izine hiçbir yerde
rastlanılmayan “kurumsallaşma” üzerinde
durmak lazım…
Yukarıda bahsedilen durumların hiçbirisi kurumsallaşma göstergesi
değildir…
Kurumsallaşma,
ilkelerin, kuralların, hukukun ve uygulamaların zamana, zemine, kuruma, gruba,
ekibe, camiaya, ideolojiye ve mevsime göre değişmemesi demektir.
Bir
ülkede veya bir kurumda, var olan hukukun/kuralların/ilkelerin herkese ve her
daim eşit bir biçimde uygulanmasıdır…
Batıyı Batı yapan, temel faktör budur… Batının gelişmişliğinin en
önemli göstergesidir, kurumsallaşma…
Herkes,
sorununun hangi kurumla ilgili olduğunu ve nasıl çözüleceğini bilir.
Herkes,
kendisinin “eşit” vatandaş olduğunu ve hemen her resmi kurumda eşit davranışla
karşı karşıya kalacağını bilir…
Son 11 yılda, aynı iktidar döneminde BEŞ MİLLİ EĞİTİM BAKANI eskiten bir sistemin kurumsallaşmasından, sağlıklı olmasından; verimli ve etkin olmasından söz edilebilir mi?
Batıda “nadir” istisnalar ve uygulama kazaları kuralları bozmazken,
bizde istisnalar kural olur…
Orada vatandaş her şeydir, bizde hiçbir şey…
Orada, kurumlar yalnız ve yalnız kendilerine yasaların vermiş
olduğu görevlerle ilgilenir…
Bizde her kurum “vatan kurtaran aslan” muamelesi görür…
Bizim
sürekli “vatan kurtaran aslanlara” ihtiyacımız vardır…
Batıda vatandaş her şeydir; vatanın da, sisteminde, kurumlarında
gerçek sahipleridirler.
Bizde “vatan kurtaran aslanlar” her şeydir…
Orada herkes kendi işinden ve hayatından sorumluyken, bizde herkes
her şeyden sorumludur…
Herkes ötekine göre vatanperverdir; öteki de vatanı satmaya hazır,
pusuda beklemektedir…
Canım memleketim!...
***
Oysa canım kardeşim mesleğin neyse onu en iyi şekilde yapıver…
Her kurum kendi işini yapsa, kendi görev alanlarının dışına
çıkmasa…
Ötekileştirmeler, düşman üretmeler, hukuksuzluklar, kayırmalar, kollamalar, yolsuzluklar, şaibeler son bulsa; hesap verebilirlik, şeffaflık, katılımcı yönetim ve katılımcı bütçe kurumsallaşsa...
Bizde dünya gözüyle adam gibi bir demokrasi görebilsek…
Desek ki, “Hah işte…
Siyaset kendi kurallarıyla işliyor… A kurumu ve temsilcileri kendileriyle
ilgili konuların dışında kamuyu bilgilendirme gibi stratejik bir görev üstlenmiyorlar…
B kurumunun temsilcileri kalkıp önüne geleni suçlamıyorlar…
Ne yapıyorlar? Kendi kurumunu en iyi noktalara taşımak için
çabalıyor… Hükümet, bağırtı çağırtıya kaçmadan, kavga etmeden, kurumları ve
vatandaşları germeden, bütün toplumsal “duyarlılıklara dikkat ederek” asil bir
sükûnetle kurumları koordine ediyor…”
“Oh be, dünya varmış!” diyebilmek ve dünya gözüyle böyle bir şeyi
görmek acaba mümkün olacak mı?
Çok zor gözüküyor çoook…
Niye mi?
Memlekette her kurumun başkanı, temsilcisi “efe” ve bütün efeler
birbirine “aba altından sopa göstermek”le meşgul…
Haydi kolay gelsin, Türkiye’nin yüzyılları kaybolmuş ve
kayboluyor… Sizi niye ilgilendirsin ki? Aman ha siz efelenmekten geri durmayın
ve rantınızı kollayın…
“Aman da efeler vay, vay…”
Per aspera ad astra!