10 Nisan 2012 Salı

BATIYA YÖN VEREN METİNLER

On altıncı yüzyılın son çeyreğinden itibaren alınan yenilgiler, kaybedilen topraklar, başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere, Müslüman ülkelerin aydınlarını Batı karşısında içine düştükleri güçsüzlükten kurtulmaya yönelik arayışlara sevkeder. Bu çerçevede geliştirilen muhtelif tezlerin önde geleni, sorunun bizzat İslam dininin vazettiği temel değerler ile Peygamber ve sahabelerin uygulamalarından kaynaklandığı şeklindedir. Buna göre, İslam dünyasının Batılı devletlere yenik düşmesinin başlıca nedeni, kapitalizmin gelişmesi için gerekli olan risk üstlenebilen işadamı tipolojisini üretebilecek kültürel altyapının gelişmemiş olmasıdır.


Ernest Renan ve Lord Cromer gibi ilk dönem oryantalistlere ve ‘Batılılaştırmacı’ aydınlara göre, bilim, felsefe ve teknolojide Müslüman toplumların geri kalmışlığının başlıca nedeni, İslam dininin özgür araştırmaya karşı ve engelleyici olmasıdır. Bu söyleme göre, Müslümanlar başından itibaren bilime ve felsefeye karşı düşmanca bir tavır sergilemişlerdir. Yer yer gözlemlenen gelişmeler, münferit vakalar olup eski Yunan ve Pers kültürlerinin bu toplumlardaki yankılarından ibarettir.

İktisat ahlakı ve dünya görüşünün şekillenmesinde dinlerin vazettikleri değerler kadar, tarihsel süreçte oluşmuş müntesiplerinin de etkili olduğu tezini ortaya atan, Max Weber’dir. Weber’e göre Hıristiyan Batı’nın ilerlemesinin ardındaki güç, başından itibaren gezginci tüccarlardan oluşan müntesipleridir. Gezginci tüccarlar, Hıristiyanlığın esnaf, zanaatkar gibi zaman içinde burjuvazinin temelini oluşturacak olan kent sakinlerinin nezdinde itibar görmesini sağlamışlardır.

Bize gelince, oryantalist değerlendirmelere cevaben Cemaleddin Afgani’den, Namık Kemal’e kadar çok sayıda Müslüman entelektüel tarafından kaleme alınan ‘apoloji’ tarzındaki müdafaanameler, binlerce makale ve kitap, ‘Batı karşısında geri kalmışlık’ duygusunun bilincimize adeta bir sosyo kültürel çıkmaz olarak kazınmasını engelleyememiştir. Kendi kültürümüz hakkındaki tasavvurlarımızın hırpalanmasını da beraberinde getiren uzun ‘savunma’ süreci, projektörlerini doğrudan İslam dini üzerine yöneltirken, Batı zihniyetinin gerçeğini aydınlatmakla yetersiz kalmış, rekabeti hakkıyla değerlendirmek yolunda tatminkar sonuçlara ulaşamamıştır.

Dünyaya kapalı, ‘rakip’ medeniyetin düşünsel ürünlerinden habersiz bir kültürün, sadece kendi imkânlarıyla gelişmesinin mümkün olmadığını insanlık tarihi tescil etmiştir. Nitekim İslam dünyasında İ.S.750 ‘lilerden itibaren başlayan tercüme faaliyetleri , Yunan felsefesini ve bilim anlayışını aktarmak suretiyle Altın Çağ’ın zeminini hazırlamıştır. Buna karşın, On Altıncı yüzyıl Osmanlısının Batı’nın dünya ve evren görüşünü alt üst eden Kopernik, Bruno, Galile, Brahe gibi bilim adamlarının eserlerinden haberi yoktur.
***
Buraya kadar olan metin Alev Alatlı’ya ait…

Analizlerden de anlaşılacağı gibi, Doğu ya da Türk-İslam coğrafyası Batı’nın karşısında neden geri kaldı? Neden din mi? Yoksa birtakım süreçler ve aktörler mi? “Din gelişmenin önünde bir engel mi?” Yoksa bütün kurumların çürümesi ve kokuşması mı bu çöküşü hazırladı.

Yukarıdaki metnin son paragrafından hareket edersek, Batı’daki gelişmelerden “habersiz” bir Doğu fotoğrafı veriliyor. Doğu Batıyı fark edene kadar bütün birikimi zaten yağmalanmıştı…

Evet, habersiz bir Doğu’dan söz edilebilir ama, Cemil Meriç’in özellikle Osmanlı ile ilgili değerlendirmesi bana göre yeter derece açıklayıcı: Osmanlının düşünceye ihtiyacı yoktu. Çünkü elindekilerle dünyanın zirvesindeydi… Batı yokluk ve çöküşten kurtulmak için özellikle Doğu’dan edindiklerini işleyerek bilim ve teknolojide ilerledi ve bunu sürekli olarak uygarlığını geliştirme yolunda kullandı.

Osmanlı fark etse de geç kalmıştı… Fark ettiğinden itibaren dört bir yandan gelen saldırıları savuşturmaya ve hayatta kalmaya çalıştı. Kavalalı, Rus saldırıları, ’93 Harbi, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı…

Batının 500 yıllık öfkesi karşısında o kadar güçsüzleşti ki bu coğrafya, Sevr gibi korkunç bir “yok etme belgesi”ne dahi muhatap oldu.

Burjuvası, (iş adamı ve tüccarı) olmayan bir toplum Batının gelişme evrelerine paralel bir gelişme de gösteremedi.

Batıyı, dünyayı ve kendimizi anlayabilmek için dört ciltlik “Batıya Yön Veren Metinleri” mutlaka okumak gerekiyor. Alev Alatlı bu derleme kitaplarla Türk düşünce dünyasına çok büyük bir katkı sunuyor. Taha Akyol’un Bilim ve Yanılgı kitabında da alıntıladığı gibi Doğu uygarlığı yeniden yükselişte, Batı büyük bir sarsıntı yaşıyor…

Türkiye ise, Doğu-Batı arasında kimliksiz bir biçimde hemen her alanda büyük bir savrulma yaşıyor… Sorgulamak ve koordinatlarımızı belirlemek gibi bir çaba içerisinde olamıyoruz. Çünkü, daha ülkenin toplum sözleşmesi olan “Anayasa” üzerinde bir anlaşma sağlayamadık…

Benim için çok önemli bir aydın ve esin kaynağı olan Alev Alatlı birkez daha hayran kalacağım bir çalışmaya imza atmış. Allah’tan uzun ve sağlıklı bir ömür ve bu ülkeye daha çok katkı yapmasını diliyorum…

Per aspera ad astra!